Gurbetçi halk arasında bilinen adıyla “Almancı şehri.”
Yaz mevsimi geldiğinde, yıllardır Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yaşayan Kırşehirli gurbetçiler, izinlerini geçirmek, doğdukları topraklara dönmek, eşe dosta kavuşmak için gönül şehrine akın ediyor.
Kimisi birkaç hafta, kimisi bir ay kalıyor.
Ama hepsinin ortak bir özelliği var: Gurbette kazandığını memleketinde harcıyor, Kırşehir ekonomisine katkı sunuyor.
Gurbetçinin gelişi birçok esnafın yüzünü güldürüyor.
Geçtiğimiz gün Kırşehir’e gelen gurbetçi dostlarımla birlikte şehri gezdik.
Önce kaleden Kırşehir’i seyrettik.
Ardından Ankara Caddesi, Ahi Camii ve Külliyesi, Cacabey Meydanı ve Terme Caddesi üzerinden şehir turu yaptık.
Sonra Çarşı Camii önünde bir çay ocağında oturup çaylarımızı yudumlarken sohbet etmeye başladık.
Derken gurbetçi dostum içini dökmeye başladı:
“Bir Kırşehirli olarak Kırşehir’e sitemim var.”
Beş yaşında gurbet için ayrıldığı ana vatanına, baba yurduna her yıl yaklaşık üç hafta geçirmek için geliyor.
Tam 3 bin 500 kilometre yol kat ediyor.
Avrupa’yı ve Türkiye’nin birçok şehrini gezmiş.
Ama son yıllarda Kırşehir’de gördüğü bazı manzaraların kendisini gerçekten üzdüğünü söylüyor.
“Her sene biraz daha kötüye gidiyor gibi…” diyor.
Sonra devam ediyor: “Şehrin gelişmesi betonlaşmak olmamalı. Çocukluğumun geçtiği yerleri artık tanıyamıyorum.
Mahalleler değişmiş, sokaklar değişmiş. Ucube yapılar arasında, beton duvarlara sıkışmış bir şehir görüyorum.”
Araçların binalara sığmadığından, otopark alanlarının yetersizliğinden söz ediyor.
Çocukların oynayacağı alanların, mahalle sakinlerinin oturup nefes alacağı parkların yeterince yapılmadığından yakınıyor.
Kaldırımların işgal altında olduğunu söylüyor.
Yaya yollarına, engelli rampalarına araçların park edilmesini eleştiriyor.
Ve belki de en önemlisi: İnsanların birbirine karşı tahammülünün ve saygısının giderek azaldığını söylüyor.
Sonra başından geçen bir olayı anlatıyor.
Bir esnafın önündeki park alanına aracını bırakmış.
Esnaf, dükkânının önünü kapattığını söyleyerek üzerine öyle bir gelmiş ki;
“Bir dövmediği kaldı.”
Oysa söz konusu yer, belediyeye ait kaldırım ve ortak kullanım alanı.
İnsan ister istemez soruyor: Bir işyerinin önü ne zamandan beri sahibinin özel mülkü oldu?
Kaldırım kimin?
Yaya yolu kimin?
Engelli rampası kimin?
Park alanı kimin?
Ortak kullanım alanlarını kendi dükkânının önü gibi sahiplenmek, başkasına en ufak tahammülü göstermemek ne kadar doğru?
Daha da önemlisi…
Belediye, kaldırım ve park işgallerine neden izin veriyor?
Gurbetçi dostum bunları Kırşehir’i kötülemek için söylemiyor.
Tam tersine…
Kırşehir’i sevdiği için söylüyor.
Çünkü Kırşehir sıradan bir şehir değil.
Burası Ahilerin diyarı, ozanların yurdu, gönül şehri Kırşehir.
Böyle bir memleketin düzensiz, bakımsız, plansız ve tahammülsüz bir görüntü içerisinde olması bu şehre yakışmıyor.
Kırşehir bu durumda olmamalı.
Kırşehir çok daha iyisini hak ediyor.
Çaylarımızı yudumlarken sohbetimiz devam etti.
Bir başka gurbetçi de şehrin bir başka yarasını gündeme getirdi.
Aslında konuşulanların tamamı aynı noktaya çıkıyordu:
İmar… Yapılanma… Kat ruhsatları… İşyerlerinin önündeki işgaller…
Otopark sorunu… Çarpık şehirleşme…
Bunların tamamı, sonuçta seçilmiş belediyelerin çözmek zorunda olduğu meseleler.
Belediyecilik sadece yol yapmak, kaldırım yapmak, park yapmak değildir.
Şehri geleceğe hazırlamaktır.
Şehri planlamaktır.
İnsanı merkeze almaktır.
Bugünü kurtarmak değil, yarını düşünmektir.
Eğer belediyecilik anlayışı “rant, getirim ve oy” üçgenine sıkışırsa, ortaya bugün gördüğümüz tablo çıkar.
Adamına göre plan…
Yakınına göre uygulama…
Partilisine göre yaklaşım…
Bir başka vatandaşa başka muamele…
Sonuçta da düzensiz, plansız ve yaşanması giderek zorlaşan bir şehir.
Burada mesele hangi parti?
Bugün gelen parti, dün giden partiden ne kadar farklı?
Asıl mesele bu değil.
Burada parti değil, şehir gidiyor.
Seçilmiş başkan ve ekibi, bir sonraki seçimi düşünmek için değil; var olan düzensizliği çözmek için seçiliyor.
“Benim partilim”, “Benim yakınım”, “Bana oy verdi” anlayışıyla şehir yönetilmez.
Başkanın görevi kendisine oy verenlerin değil, bütün Kırşehir’in başkanı olmaktır.
Gurbetçi yılda üç hafta geliyor olabilir.
Ama o üç haftada gördüğü Kırşehir, onun zihninde memleketinin aynasıdır.
Biz burada her gün yaşadığımız için bazı yanlışları kanıksayabiliriz.
Ama gurbetçi geliyor…
Bakıyor…
Çocukluğunun Kırşehir’ini arıyor.
Ve bulamayınca da sitem ediyor.
Belki de bu siteme kızmak yerine kulak vermek gerekiyor.
Çünkü bazen dışarıdan gelen bir göz, içeride yaşayanların artık görmediği yanlışları daha net görür.
Kırşehir’i sevmek, sadece “Kırşehir çok güzel” demek değildir.
Eksiklerini söylemek…
Yanlışlarını göstermek…
Daha güzel, daha düzenli, daha yaşanabilir bir şehir istemektir.
Ve artık şu soruyu hep birlikte sormamız gerekiyor:
Biz çocuklarımıza nasıl bir Kırşehir bırakacağız?
Betonların arasında sıkışmış, kaldırımları işgal edilmiş, otopark sorunu çözülememiş, plansız büyüyen bir şehir mi?
Yoksa Ahi Evran’ın, Cacabey’in, ozanların ve gönül insanlarının mirasına yakışan; düzenli, yaşanabilir, insanına değer veren bir Kırşehir mi?
Karar siyasilerin değil, aslında hepimizin meselesidir.
Çünkü partiler gelir, partiler gider.
Başkanlar değişir.
Meclisler değişir.
Ama Kırşehir burada kalır.
Önemli olan da koltuğu kimin kazandığı değil;
Kırşehir’in ne kazandığıdır.