Bugünkü Müslüman görünümlüler, Allah'ı değil düzeni rab edindikleri, Allah'tan çok düzenden korktukları için bu şekilde hakkı dile getirmiyorlar.
Fakat din, insanların korkularını, umutlarını ve çaresizliklerini kullanarak güç elde etmenin aracına dönüştüğünde artık başka bir şeyden söz etmeye başlarız: Tarih boyunca diktatörlerin ve otoriter yönetimlerin en büyük silahlarından biri, insanlara sadece korku vermek değil, onlara umut da vermek olmuştur.
“Sabret”, “şükret”, “dua et, ””zikret,” kaderine razı ol” denir.
Yoksula bu dünyanın geçici olduğu, asıl hayatın öteki dünyada başlayacağı anlatılır.
İnsanlardan bugünkü sıkıntılarına katlanmaları istenir.
Peki, bu sözleri söyleyenlerin kendi hayatlarına baktığımızda ne görüyoruz?
İşte asıl soru burada başlıyor.
Bugün din adına konuşan bazı seçilmişler, siyasiler, cemaatlerin, tarikatların ve şeyhlerin yaşamlarına baktığımızda; mütevazı bir hayat yerine lüksü, serveti, itibarı ve siyasi güce yakınlığı görebiliyoruz.
Müritlerine kanaati ve dünyadan uzak durmayı öğütleyenler, kendileri dünyanın nimetlerinden sonuna kadar yararlanıyor.
Yoksula sabır…
İşsize şükür…
Haksızlığa uğrayana kader…
Ama kendilerine gelince makam, para, itibar ve güç!
Bu çelişkiyi görmezden gelmek mümkün mü?
İnsan ister istemez soruyor: Madem bu dünya geçici, neden bu dünyadaki zenginlik ve iktidar için bu kadar büyük mücadele veriliyor?
Elbette burada mesele dindar insan değildir.
İnanç sahibi olmak herkesin hakkıdır.
Mesele, inancın insanların iradesini teslim almak ve onları sorgulamaktan uzaklaştırmak için kullanılmasıdır.
Çünkü sorgulamayan insan kolay yönetilir.
Hakkını aramayan insan kolay susturulur.
Kaderine razı olduğuna inandırılan insan, kendisine yapılan haksızlığın hesabını sormaz.
İşte dinin siyasallaştığı ve çıkar ilişkilerinin içine çekildiği noktada tehlike başlar.
Bir şeyhin, cemaat liderinin, siyasetçinin veya herhangi bir otoritenin “Benim söylediğim sorgulanamaz” noktasına gelmesi, yalnızca dini değil, toplumu da ilgilendiren bir meseledir.
Çünkü kutsallık, dokunulmazlık zırhına dönüştürüldüğünde hesap sormak zorlaşır.
Oysa gerçek iman, insanı düşünmekten korkutmaz.
Gerçek Kuran’ı ahlak, insanın hakkını aramasını engellemez.
Gerçek adalet ise yoksula sadece sabır tavsiye etmekle sağlanmaz.
Adalet; insanların insanca yaşayabilmesi, emeğinin karşılığını alabilmesi, çocuklarına iyi bir gelecek bırakabilmesi ve hiçbir gücün karşısında kul durumuna düşmemesidir.
Bu nedenle artık soruyu değiştirmek gerekiyor.
Bize sürekli cenneti anlatanlara, önce bu dünyadaki hayatlarını sormalıyız.
Nasıl yaşıyorlar?
Servetlerini nasıl elde ediyorlar?
Kimlerle ilişki içindeler?
Siyasetle aralarındaki bağ nedir?
Kendilerinden hesap sorulmasına izin veriyorlar mı?
Bunları sormak dine düşmanlık değildir.
Tam tersine, dini istismardan korumaktır.
Çünkü insanlara öteki dünyanın cennetini anlatıp bu dünyadaki adaletsizliği görmezden gelmek kolaydır.
Zor olan, bu dünyayı gerçekten adil hale getirmektir.
Belki de en çarpıcı soru şudur: Yoksula cenneti vaat edenler, neden kendi cennetlerini bu dünyada kuruyor?
Cevabını bulduğumuzda, din ile din adına kurulan iktidar arasındaki farkı da görmeye başlayacağız.
Çünkü adalet, öldükten sonra verilecek bir ödül değildir.
Adalet, insanın yaşarken sahip olması gereken haktır.