Toplumda öyle bir algı oluşmuş ki; başındaki sarık, üzerindeki cübbe, dilindeki dua, elindeki tesbih, gittiği cami ya da yaptığı ibadet insanı otomatik olarak “makbul insan” yapıyor.
Oysa mesele şekil değil, ahlaktır.
Başımızı ne zaman kaldırıp çevremize baksak, insanların dış görünüşüne, kullandığı dini ifadelere ve yaptığı ritüellere bakarak hüküm verdiğini görüyoruz.
Hâlbuki İslam tarihinin en acı sayfaları bize çok başka bir gerçeği gösteriyor:
Her namaz kılanı Müslüman, her dini görünene de ahlaklı sanmayın.
Tarihin hafızasını biraz tazeleyelim…
Hz. Ömer’i namazdayken secdede hançerleyen zihniyet de kıbleye dönüyordu.
Hz. Ali’yi sabah namazına giderken camide hedef alanlar da Müslüman olduklarını söylüyordu.
Hz. Osman’ı Kur’an-ı Kerim okurken şehit eden eller de aynı kıbleye dönüyordu.
Ve Kerbela…
Hz. Hüseyin’i, evlatlarını ve yakınlarını susuz bırakıp katledenler de namaz kılıyor, oruç tutuyor, kendilerini Müslüman sayıyordu.
Demek ki mesele sadece ibadetin şekli değilmiş.
Çünkü ibadet insanı adaletten, kötülükten uzaklaştırmıyor, eline güç geçtiğinde zulmetmesine engel olmuyor, kul hakkından korkutmuyor, yetimin hakkını korutmuyor, mazluma merhamet ettirmiyorsa, haramlarda uzak tutmuyorsa ortada ciddi bir çelişki vardır.
Bugün de aynı yanılgının başka biçimlerini yaşıyoruz.
Sokakta gördüğümüz her sarıklı ve cübbeli insanı, kürsüde konuşan her hocayı, Kâbe'ye gitmiş her hacıyı, Kur’an’ı güzel okuyan her hafızı sırf bu sıfatlarından dolayı ahlaklı ve güvenilir kabul ediyoruz.
Oysa kıyafet kimlik göstergesidir; karakterin garantisi değildir.
Bir insanın gerçek kimliği secdedeki görüntüsünden çok, kuran yaşam merkezli adaletlinde, zalime zulme karşı dik duruşunda, ticaretteki dürüstlüğünde, insan ilişkilerindeki adaletinde, zayıfa karşı merhametinde ve eline güç geçtiğinde kim olduğunda ortaya çıkar.
Namaz kılmak elbette önemlidir.
Oruç tutmak, Kur’an okumak, ibadet etmek elbette değerlidir.
Ama bütün bunların insanın ahlakına yansıması gerekir.
Çünkü Kur’an’ın amacı sadece dilde okunmak değil, hayata yön vermektir.
İbadet insanı güzelleştirmiyorsa, merhametini artırmıyorsa, kibirden uzaklaştırmıyorsa, kul hakkına karşı hassaslaştırmıyorsa insan önce kendi nefsine dönüp bakmalıdır.
Bugün en büyük yanılgılarımızdan biri de burada başlıyor:
Dindarlık ile ahlakı aynı şey sanıyoruz.
Oysa insanın üzerindeki elbise dindarlığını gösterebilir ama kalbindeki niyeti göstermez.
Tesbihin sesi, vicdanın sesini bastırıyorsa…
Dil dua ederken el haksızlığa uzanıyorsa…
Kürsüde adaletten söz edip makamda adaleti unutuyorsa…
Secdede Allah’ın karşısında eğilip kul hakkı karşısında dimdik duruyorsa…
Orada şekil vardır ama ruh yoktur.
Gerçek samimiyet üzerimizdeki elbisede değil, hayatımıza yansıttığımız Kuran’ı ahlaktadır.
İslam’ın özü; insanı insana karşı adil, merhametli, dürüst ve güvenilir kılmaktır.
Çünkü gerçek Müslümanlık sadece secdede değil; çarşıda, pazarda, makamda, sokakta, ailede ve insanın eline güç geçtiğinde belli olur.
Unutmayalım:
İnsanı makbul kılan şekli değil, kur ani ahlakıdır.
Ve gerçek İslami duruş; üzerimizdeki kıyafette değil, Peygamber ahlakını hayatımıza ne kadar taşıdığımızda saklıdır.