Vidaların tek tek sökülmesine göz yuman bir anlayış var oldukça; ülkede yolsuzluk, haksızlık, dolandırıcılık, rüşvet ve adam kayırma bitmez.
Bugün elinizi nereye atsanız bir cıvatanın söküldüğünü görüyorsunuz. Daha da acısı, o cıvatayı sökenlere göz yumuluyor.
Oysa sökülen her cıvata, bu ülkenin geleceğinden bir parçayı da beraberinde götürüyor.
Bu ülkede yaşayan insanların umutları, güvenleri ve yarınları tek tek sökülüyor.
“Bir cıvata nedir ki?” deyip geçmeyin.
Çünkü her cıvata, bir düzenin; her gevşeyen bağlantı, bir geleceğin yaşamıdır.
Bugün sosyal medya dayatmaları, ahlaki erozyona yol açan diziler, filmler, şarkılar ve sahne gösterileri üzerinden toplumsal değerlerimizin aşındırılmaya çalışıldığı da bir gerçek.
Devleti ve kamuyu zarara uğratan ihale yolsuzlukları, savurganlıklar, rüşvet düzenleri, çıkar ilişkileri, bazı belediyelerdeki usulsüzlük iddiaları, tarikatlar, cemaatler, vakıflar dernekler ve sözde yardım kuruluşları üzerinden yürütülen istismarlar da cabası.
Fakat bütün bunların yanında çok daha önemli bir gerçekle yüzleşmemiz gerekiyor:
Bunları zamanla normalleştiren, tepki vermeden sıradanlaştıran da bizleriz.
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın. ”“Bir şey olmaz. “Herkes yapıyor.”
“Bir cıvatadan ne çıkar?”
İşte toplumları çöküşe götüren tehlikeli anlayış tam da budur.
Anton Çehov’a atfedilen ibretlik bir hikâyede, Rusya’nın ücra bir köyünde demiryolu raylarının vidalarını sökerken yakalanan bir köylü sorgu odasına getirilir.
Müfettiş sorar: “Binlerce insanın hayatını tehlikeye attığının farkında mısın? Neden söküyorsun o vidaları?”
Köylü cevap verir: “Sadece bir vida beyim.
Oltama ağırlık yapması için lazım. Ben kimseye zarar vermem. Hem bütün köy böyle yapıyor. Bir vidayı söker, birini bırakırız. Fizik dersinde öğrendik; yük dağılır, tren devrilmez.”
Müfettiş şaşkındır: “Delilik bu! Muhtar görmüyor mu?”
Köylü hiç tereddüt etmeden cevap verir: “Görmez olur mu?
Karakolun ve kendi evinin kilitlerini bile bu vidalardan yaptırdı.
Bedava sonuçta…”
Müfettiş sorar: “Peki ya maaşınızı artırsak?
Bu hırsızlıktan vazgeçer misiniz?”
Köylünün cevabı düşündürücüdür: “Mesele para değil beyim.
Mesele alışkanlık. Adaleti ve ahlakı çocukken öğretmezseniz, büyüdüğümüzde cebimiz para görse bile biz o vidaları sökmeye devam ederiz.”
Müfettiş, gördüğü cehalet ve yozlaşma karşısında dehşete düşer. Raporunu yazmak üzere başkente giden trene biner.
Camdan dışarı bakarken kendi kendine mırıldanır: “Bu sefalet bir gün büyük bir felakete yol açacak…”
Tam o sırada rayların kenarında, elinde iki vida tutan küçük bir çocuk görür.
Çocuk gülümseyerek trene el sallar.
Müfettiş dehşetle bağırır: “Treni durdurun!”
Ama artık çok geçtir.
Kulakları sağır eden metalik bir çatırtı duyulur.
Çocuk ne fizik biliyordur ne de “bir sök, bir bırak” kuralını.
O sadece büyüklerinden gördüğünü yapmıştır.
Ama iki vidayı yan yana sökmüştür.
Tren devrilir.
Cehaletin ektiği tohum, adaletsizliğin suladığı toprakta büyümüş ve sonunda büyük bir felaket olarak ortaya çıkmıştır.
Peki, suçlu kim?
Sadece o çocuk mu?
Sadece vidaları söken köylü mü?
Yoksa onları görmezden gelen muhtar mı?
Asıl suçlu; yanlışın normalleşmesine izin veren toplumdur.
Çıkarı ahlakın önüne koyan düzendir.
“Bir şey olmaz” diyerek susanlardır.
Yanlış karşısında ses çıkarmayan, haksızlık karşısında başını çeviren, kendisine dokunmadığı sürece adaletsizliği önemsemeyen herkestir.
Çünkü bazı toplumlar bir anda çökmez.
Önce vidaları gevşer.
Bir vida sökülür, sonra bir tane daha…
Bir yolsuzluk görmezden gelinir.
Bir haksızlık sıradanlaştırılır.
Bir rüşvet “işini halletmek” olarak görülür.
Bir torpil “tanıdık yardımı” diye meşrulaştırılır.
Bir adaletsizlik karşısında herkes susar.
Ve sonunda sistemin taşıyıcı kolonları birer birer zayıflar.
Günün birinde tren devrildiğinde ise herkes aynı soruyu sorar: “Bunu kim yaptı?”
Oysa cevap çok daha acıdır: Hepimiz zamanında o vidanın söküldüğünü gördük.
Ses çıkarmadık.
Çünkü bir vidaydı.
Ama unutmayalım: Bir ülkenin geleceği, bazen küçücük görünen bir vidanın üzerinde durur.
Çünkü bazı toplumlar bir anda çökmez.
Önce vidaları gevşer.