Bazı insanlar bu dünyadan geçer gider.
Bazıları ise dünyadan geçerken, geride bir iz bırakır.
Öyle bir iz ki yıllar geçse de silinmez, türküler sustuğunda bile sesi duyulur.
Onu anlamanın yolu yalnızca sazına, sözüne ve türkülerine bakmaktan geçmez. Neşet Ertaş’ı anlamak için önce onun büyüdüğü coğrafyaya, yaşadığı yokluğa, gurbetine, yalnızlığına ve gariplik dediği o büyük hayat okuluna bakmak gerekir.
İnsan, rahatın ve konforun içinde çoğu zaman sadece yaşar.
Ama darlıkta düşünür.
Yoklukta sorgular.
Çilede olgunlaşır.
Gariplikte insanı, hayatı ve hakikati yeniden tanır.
Yarası olmayanın derin bir sözü, çilesi olmayanın yüreğe dokunan türküsü kolay çıkmaz.
Yoksulluğun, göçün, gurbetin, yalnızlığın ve dışlanmışlığın ağır sillesini yemiş, garipliğin demgâhında pişmiş bir gönül insanıdır o.
Çile onun için yalnızca çekilen bir sıkıntı değildi.
Neşet Ertaş, feleğin çarkında hırpalandıkça insanı daha iyi tanıdı.
Çektiği acılar onu kinlendirmedi.
İncinsen de incitme anlayışını yalnızca söylemedi, yaşadı.
Kusursuz dost arayanın dostsuz kalacağını bildi.
Makamların, koltukların ve servetin göremediği hakikati, gariplerin, yoksulların, kimsesizlerin ve gönlü yaralı insanların sinesinden süzüp çıkardı.
Sazının teline yalnızca kendi derdini değil, bütün bir insanlığın vicdanını yükledi.
Türkü söyledi ama yalnızca türkü söylemedi.
İnsana insanı anlattı.
Sevdayı anlattı.
Ayrılığı anlattı.
Gurbeti anlattı.
Yokluğu anlattı.
Ve en önemlisi, insan kalabilmenin ne kadar büyük bir mesele olduğunu anlattı.
Neşet Ertaş’ın yaşadığı sevgisizliklerden, yalnızlıklardan ve hayal kırıklıklarından çıkardığı en büyük derslerden biri de insanı insan olarak görebilmekti.
Kadını erkeğin karşısına koymadan, insanı cinsiyetinden önce insan olarak gören bir anlayışı vardı.
Kadınlar insandır, biz insanoğlu.
Neşet Ertaş’ın türkülerinde hayatın kendisi vardı.
Çünkü o, çekmediği derdin türküsünü yakmadı.
Sözleri süslü olsun diye söylemedi.
Yaşadığını söyledi.
Gördüğünü söyledi.
Hisettiğini söyledi.
Bu yüzden onun türkülerinde yapaylık yoktur.
Bir cümlesi yüreğe dokunuyorsa, sebebi belki de budur.
O sözün arkasında yaşanmış bir hayat vardı.
Bir gurbet vardı.
Bir baba vardı.
Bir ana vardı.
Bir yar vardı.
Bir saz vardı.
Bir gariplik vardı.
Ve koskoca bir insanlık vardı.
Neşet Ertaş, Anadolu irfanının köklerinden beslenen bir ozandı.
Horasan erlerinin, abdalların, dervişlerin ve Anadolu’nun gönül insanlarının taşıdığı o kadim anlayışı kendi nefesiyle geleceğe taşıdı.
Sazıyla halk ozanıydı.
Duruşuyla sağduyuydu.
Sözüyle vicdandı.
Gönlüyle dervişti.
Kendisinden önce gelen nice irfan çınarının meyvesini tek bir dalda buluşturdu.
Sonra o dalı kendi nefesiyle suladı.
Yoksulluğun ve öksüzlüğün ocağında dal budak salan koca bir gönül ağacına dönüştü.
O, garipliğin filozofuydu.
Yokluğun içinden zenginlik çıkardı.
Acının içinden merhamet çıkardı.
Gurbetin içinden memleket çıkardı.
Yalnızlığın içinden insan sevgisi çıkardı.
Neşet Ertaş da bu yalan dünyadan boynu bükük ama başı dik geçti.
Geride saraylar bırakmadı.
Servetler bırakmadı.
Makamlar bırakmadı.
Ama insanın yüreğine dokunan türküler bıraktı.
Bu dünyada garip yaşadı, garip öldü, ama gönüllerde koca bir çınar olarak kaldı.