Çıkmaz bir yoldayım…
Gidiyorum, dalgın ve darmadağınık, ayağıma bir taş takılıyor…
Ben mi? Yoksa ‘O’ taş mı? Bana takılan…
Gözlerim birden açılıyor…
Etrafımda nurdan ışık demetleri…
Kendimi birden okulumun kapısında buluyorum.
Kapının önünde nur yüzlü tertemiz bir genç; ağlamamak için kendini zor tutuyor.
Biliyorum bu arkadaş dışına vuramadığı gözyaşlarını içine atıyor.
Niye ağlıyorsun? Edebiyat dersinden kalırsam okuldan atılacağım.
2 yıllık okul olmuş 4 yıl, uzasa belki de okulunu bitirecek.
Öğretmen insafa gelmiş belki. Haydi, geçtin diyor bakışlarıyla, bir başka açıdan baktığında ise bir daha gözüme gözükme diyor.
Aşkın alevi yakıyordu genci. Çok şükür dedi. Sıkıntılı bir zamandı nurlarla iştigal etmek her babayiğidin harcı değildi. Birde kaldığı mahalle “Alevi olunca” ev sahibine anlatıyordu. Benim okuduğum eser sizlerden daha çok alevi…
Nurları okuyordu. Nurlar Hz. Ali tarafından müjdelenmişti. Ahir zamandan bahseden Kur’ân dan ayetlerdi. Okuduğu kitaplar.
Her ne kadar onu üzseler de o yolunda sebat etti.
Gitti memleketine memur oldu. Sonra baktı insanlara, bir şeyler yapıyorlar zengin oluyorlar bende yaparım dedi. Memuriyetten ayrıldı. Ticarete atıldı. İşleri iyi gidiyordu, dostları arkadaşları çoğalmıştı. O aşkın alevi ile yandığını, ‘öyle olduğunu zannederken’ işleri büyümüş başkaları da işlerine karışır olmuş. Sonra demişler sen çok iyi adamsın, sen cömert adamsın, sen gariban dostusun derken.
Postu deldirmiş. Birikintiler elinden tek tek çıkmaya başlamış. Ona dost görünenler, ondan çarptıkları ile onu geçmişler. Etrafındaki iyi gün dostları tek tek onu terk etmiş. Sonunda başladığı yere dönmüş.
Yine saf kalp yine kandırılmaya müsait.
Ona lazım olan “Aşkın alevi” gözlerinin önünde parlıyor. Görüyorum diyor. Görmüyor. Yine dünyaya göz kırpıyor. Düştüğü yerden kalkmaya çalışıyor. Ama nafile…
Sana dünya gülmüyor. Aldanıyorsun. Gaza gelme, silkelen kendine gel. Diyor ‘O’ arkadaşı.