"Ne aptal adamlarız böyle! Birbirimize hakkı ve sabrı tavsiye edeceğimize, nefsimize uyarak şeytanın ayartıcı vahyine tabi olduk." dedi usulca. "Şeytan bu; Âdem’i kandıran sizi mi kandıramayacak? Sen kimin malını kimden saklıyorsun? Bu insanların hepsini yaratan, büyüten, onları koruyan, gözeten, doyuran; dahası bütün rezilliklerine rağmen onların bilmem kaç milyon hücresini her an yenileyerek yaşatan Allah, sadece bizim Rabbimiz değil ki... Bütün mevcudatın Rabbidir O. Mazluma, masuma ve muhtaca dinini, milliyetini sormak da neyin nesi? İmanın bunu kabul etmiyorsa şayet, yaratılmışı sevemiyorsan Yaradan’dan ötürü; gönlün daralıyor, ruhun bunalıyorsa vazgeç bu işlerden. Evine git; yemeğini ye, suyunu iç, televizyonunu seyret, gez, dolaş, akşam yat, sabah kalk. Sayılı hayat ağacının yaprakları bu minvalde sararıp dökülsün; ta ki ecelle randevu günün gelip çatsın. Ne diye giyiyorsun sana yük olacak abayı? Taşıyamayacağın ağırlığı omuzlamak da neyin nesi?"

Harun Hoca’nın gözlerinden birkaç damla sıcak ve berrak yaş döküldü, kırışmış yanaklarından ve ak sakallarından süzülerek buz tutmuş toprağa düştü. Elini yeniden cebine soktu, iki yüz lirayı çıkardı ve hızlı adımlarla caddenin karşı tarafına tekrar geçti. Yavaşça ve sevgiyle kâğıt toplayıcısının titreyen ve rüzgârdan çatlamış fukara omzuna dokundu. Derununda yaşadığı mahcubiyet ve nedamet gözlerinden okunuyordu. Parayı yavaşça uzattı. "Hakkını helal et güzel kardeşim. Allah yardımcınız olsun. Düşüncelerimizdeki illetlerden dolayı bizi affetsin." diyebildi kısık , düğümlenmiş bir sesle.

"Keşke insanları kendimize çağırma hastalığından kurtulabilsek. Keşke mazluma, masuma, mahruma ve muhtaca dinini, milletini sormadan yardım etmeyi şiar edinebilsek. Keşke insanları düşman olarak değil, Allah’ın kulları olarak görebilsek. Keşke merhameti hiç çıkarmadığımız bir elbise olarak giyebilsek. Keşke insanlarla ilişkilerimizde ötekileştirmeyen bir anlayışa sahip olabilsek. Keşke bütün insanlığı genişliği gökler ve yer kadar olan cennete çağırabilsek. Keşke dinimizi masallardan, rüyalardan ve ilhamlardan değil de Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim’den ve Efendimizin sahih sünnetinden öğrenebilsek. Keşke bizi yarattıklarının birçoğundan üstün yaratan Cenab-ı Hakk’a gereği gibi kulluk yapabilsek. Bir de tekfirin modern versiyonlarından beri olsa dilimiz..."

Aklına gelen bu düşünceler, anında dilinde lafızlara dönüşüyordu. Yol bitmiş, eve ulaşmıştı. Kronometreye baktı; epey zamandır yürüyordu. Bedeni ilerlerken iç konuşmaları güzergâh boyunca devam etmişti. Büyük binanın önünde durdu, hafifçe gülümsedi.

Telefonu çalıyordu; arayan Ramazan Bey’di. "Nedendir bilinmez," dedi, sesi ahizenin diğer ucundan yorgun ve hüzünlü geliyordu, "Seninle öğle vakti yaptığımız konuşmadan sonra bir türlü huzur ve sükûn bulmadı kalbim. Sürekli kendimle konuşup durdum, muhasebe yaptım. Yoksa biz şeytanın adımlarını mı takip ediyoruz üstat?". "Aynı şeyi ben de yaşadım hocam." diyebildi Harun Hoca. "Biz ne yapıyoruz Ramazan Bey Allah aşkına? Heva ve hevesimizi din edindik de farkında mı değiliz? Halbuki bizden, heva ve hevesimizi Allah Resulü’nün getirdiğine uydurmamız istenmişti."

İki arkadaş da kısa bir süreliğine aynı vartaya düşmüş, ayakları kaymıştı lâkin Allah’ın yardımıyla gerçeği gördüklerinde durumun farkına varmışlardı. Evet, peşinden gittikleri ayak izi şeytanın adımlarına aitti ve onları karanlık ile inkâr yoluna götürmek için atılmıştı.

Şeytanın ikna etmesi durduk yere olmazdı ki... Önce insanın zihin ekranına bir ses, bir görüntü, bir hayal veya bir düşünce yansıtır. Biz buna tayf, nezğ ve vesvese diyoruz. Hedefindeki kişi hangi yönle ilgiliyse; fıtratı, yapısı hangi ayartma seçeneğini veya yayınını almaya yatkınsa o aracı kullanır. Şeytan “Ölümsüz ve melek/mükemmel olursunuz.” diyerek sadece Âdem’i yoldan çıkarmadı. O’nun bu teklifini Âdem düşündü, makul buldu ve Rabbine asi oldu. Aynı şekilde Yüce Allah Âdem’e secde emri verdiğinde, şeytan kendince gayet makul bir gerekçeyle Rabbinin emrine uymadı. “Onu topraktan, beni ise ateşten/nardan yarattın.” diyerek kendi kendini de ikna etti (İsrâ: 53, 61, 64; Bakara: 33, 34, 35, 36, 37).

Şeytanın kullandığı vesileleri iyi bilmek lazım. Sesiyle, fısıltısıyla, yayalarıyla, atlılarıyla, dostlarıyla mallarımıza, vaktimize, çocuklarımıza ve rızkımıza ortak olacağını, bize her yönden yaklaşacağını belirtiyor. Süsleyecek, çekici gösterecek... Bunlar da birer ikna yöntemi sayılır. Cenab-ı Hakk bizi “Şeytana tabi olmayın!” diye uyardığı gibi, “Şeytanın adımlarına uymayın!” diye de özellikle uyarıyor. Çünkü şeytanın ilk tayfı, vesvesesi veya nezği insanın alıcısında karşılık bulursa, diğer adımlarını da adım adım takip edersiniz.

Allah’ın vaadi ise ihlaslı kullarına karşı şeytanın herhangi bir gücünün olmadığını beyan ediyordu. Allah’tan daha doğru sözlü kim var ki? Kendine sığınan ve yönelen hangi kulunu yardımsız bırakmıştı ki onları öylece bıraksın...
Nihayetinde insan, her nefeste ya rahmetin genişliğine ya da vesvesenin dar koridorlarına adım atar. Kulun imtihanı, rızkı verenin cömertliği ile kendi kalbinin cimriliği arasında bir tercih yapmaktır. Unutulmamalıdır ki, mazluma kimlik soran merhamet, ihlasın değil kibrin aynasıdır. Kalbini Yaradanın boyasıyla boyayanlar, yaratılan her canda O’nun mülkünü görür ve şeytanın adımlarını ancak evrensel bir sevginin izini sürerek hükümsüz kılar. Merhamet toprağına ekilmeyen hiçbir çaba ve niyet kalıcı meyve vermez; zira insanı kurtaracak olan, ötekinin kimliği değil, kendi kalbinin selameti,inabesi ve saffetidir.