"يا ايها الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ"
"Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Herkes yarın için ne hazırladığına baksın! Allah’a itaatsizlikten sakının; şüphesiz Allah yapıp ettiklerinizden haberdardır." (Haşr Sûresi, 18)

Mübarek Kur'an-ı Kerim'de Rabbimiz böyle buyuruyor...Gerisi kullarına kalmış; kimisi bu emre itaat edip hayatının mihengi yaparken kimisi de ahdini bozuyor ve dehşetli Cehennem azabına uğramasına sadece ölüm engeli kalmış bir mücrim olarak ömür tüketiyor...

Sabahleyin yürüyüş yaparken şahit olduğum iki farklı olay ve iki farklı tutumdan bahsedeceğim:

Birinci hadisenin tafsilatı şöyle: Malûm, yaz mevsimindeyiz... Yediğimiz meyve ve sebzelerin çoğunu satıcılardan (çarşıdan pazardan) alıyoruz... Bazen evlerin bahçesinde yetişen kayısı, can eriği, şeftali vb. meyveler, profesyonel satıcı olmayan sahipleri tarafından küçük kasalara veya kovalara konularak sokakta satılıyor...

Valiliğin tam karşısında, 65-70 yaşlarında bir kadın da kendi bahçesinde yetişmiş hoş görünümlü, albenili, halkın "takalıoğlu" dediği kayısılarını küçük bir kovaya koymuş ve satmaya çalışıyordu...

Kayısılar aynı vasıflarda değildi tabii: Küçük-büyük, iyice olgunlaşmış- dönmeye yüz tutmuş çağla, ezik-sert... Velhasıl alıcının gelişigüzel alamayacağı bir hâl. Teyzemiz nasıl davranacak diye birkaç dakika baktım...

Poşeti -sanki satıcı değil de alıcıymış gibi- iyilerini seçerek doldurdu; eline gelen ezik, çapar olanları ise tekrar kovaya koydu... Hatta adamın koyduklarının bir-ikisini de "Bunlar ezilmiş oğlum, niye aldın!" diyerek daha iyisi ile değiştirdi.

Böyle davranmasına sebep, kuvvetle muhtemeldir ki imanındaki samimiyeti, ahlakındaki güzellik ve fıtratında muhafaza ettiği safiyetti...

"Ne mutlu sana, Allah razı olsun teyze!" dedim içimden... "Bu güzel amelinin karşılığını inşallah ahirette göreceksin." İçim imanla, umutla, merhametle ve sevgiyle doldu...

İkinci hadise de aynı gün tafsilatıyla şu şekilde vuku buldu:
Eve dönüş yolunda Sanayi Camii civarında birkaç kişi hararetli hararetli konuşuyor; sesleri ana yoldan bile rahatlıkla duyuluyordu... Gittikçe yaklaştığım için mecburen kulak misafiri oldum.

Mesele neydi anlamadım ama "Kardeşim işini dürüst bir şekilde yap, kazancını helal ettir; evine haram rızık götürme!" diyen bir işçiye başka bir işçinin gür bir sesle şöyle dediğini işittim: "Dürüst olup da ne yapacan sen ne kadar kalleşlik yaparsan o kadar iyisin... Bu hayatta kalleş olacan birader, kalleş... Şimdiye kadar dürüst olduk da ne oldu!"

Belli ki hayatta burnu epey sürtülmüş ve çevresindekilerin çoğundan kalleşlik görmüş... Yaşadığı kötü tecrübeler yüzünden hayata dair menfi bir tavır takınmış... İnsanları ya aldatan ya aldanan ya ezen ya ezilen ama mutlaka kalleş diye kodladığı anlaşılıyordu. Kim bilir başından hangi nahoş olaylar geçmişti.

Ayrıca sözleriyle, yaşadığı menfilikleri nasıl ahlak hâline getirip karakterine yerleştirdiği anlaşılıyordu... Belli ki ne Allah'ın Kitabından ne de peygamberimizin sözlerinden hayatında yol azığı olacak bir nasibe sahip değildi... Varsa da nispeti belli belirsizdi.

Üzüldüm, canım sıkıldı, kalbim daraldı, hafif bir ürperti kapladı benliğimi... Hayıflandım... Gücüm kendimden başkasına yetmezdi ki... "Vahhh! Ey insan!" diyebildim kendi kendime.

“Neden tertemiz fıtratını kirletiyorsun? Niçin bu hayatın mütenahi, imtihan dünyasının tam da böyle olaylarla dolu olduğunu unuttun? Bir gün hesap vereceğimiz bir hayata bu kadar hırsla sarılmanın, kulağının dibinde Şeytan'ın fısıldadığı şerleri benimsemenin ve onun adımlarını takip etmenin bizi nasıl bir akıbete sürüklediğini hiç düşünmedin mi? “Kerim olan Rabbine karşı bu nankörlük neden???" soruları dönmeye başladı kafam ile kalbim arasında.

Büyük bir hüzünle doldu yüreğim. Omuzlarım düştü, boynum büküldü, ağlamaklı oldum; sessizce uzaklaştım oradan...