Wells’in ilk olarak okul gazetesinde yayınladığı bir öyküden hareketle kaleme aldığı kısa romanı Zaman Makinesi, 1895’ten beri bilimkurgunun önde gelen eserlerinden biri oldu. Hem geleceği hayal etmek hem de bilim insanının karakterini göstermek adına derin saptamalarda bulunan, politik göndermelerle yüklü bu distopya, hâlâ gerçekleştiremediğimiz bir fantezinin peşinden yıllardır sürüklüyor bizi.

Avcı’ya göre; Filozofun yaşadığı dönemdeki siyasal ve sosyal durumlar onu arayışa iter ve geleceğe bakış açısı, ortaya koyacağı eserin içeriğini belirler. Ütopya adı altında yazılan eserler genellikle ideal bir toplum yapısı tasarlarken; distopyalar korku ütopyası anlamıyla karamsar bir toplumtablosu çizerler. H.G. Wells, ondokuzuncu yüzyılın sonu yirminci yüzyılın başında yaşamış İngiliz edebiyatçısı ve siyaset kuramcısıdır. Pek çok eser vermiş olan düşünür, ütopya ve distopya türünden eserler de yazmıştır. Yaşadığı dönemde pozitif ve deneysel bilime dönük çalışmaların popülerliği düşünürün eserlerine yansımış, bilimsel verilerle iç içe eserler yazmaya çaba göstermiştir

Victoria dönemi Londra’sında yaşayan bir bilim insanı zamanda yolculuk yapmak üzere icat ettiği makineyle geleceğin İngiltere’sini ziyaret eder. Sekiz Yüz İki Bin Yedi Yüz Bir yılında yaşadığı macerayı bir dost meclisinde anlatır. Geleceğin dünyası ayrıcalıklı insanların; güzel, narin ve tembel Eloi’ların rahat ve kaygısız bir yaşam sürdükleri bir yerdir. Ancak Zaman Gezgini bu macera sırasında çok geçmeden yeraltı dünyasına ait hortlaksı Morlock’ları da keşfetmiştir. Wells, Victoria dönemi İngiltere’sinde varsıllarla yoksullar arasında giderek büyüyen uçuruma yönelik keskin eleştirisinde, tarihin ve gelişmenin anlamını sorgular. Toplumsal adaletsizliğin sürüp gitmesi halinde yol açabileceği felaketlere dair uyarıda bulunur.

Wikiapedia’ya göre; Wells 1888 yılında, Üniversite gazetesinde "The Chronic Argonauts" adlı kısa bir öyküde, zaman yolculuğu kavramını ele almıştı. Bu çalışma Zaman Makinesi'nin temelini oluşturacaktı. National Observer'ın editörü W.E. Henley'in talebi üzerine "The Chronic Argonauts"u geliştirdi ve bir tefrika halinde yeniden kaleme aldı. 17 Mart - 23 Haziran 1894 tarihleri arasında gazetede imzasız olarak yayınlanan, birbiriyle gevşek bağlantılı şekilde yedi bölüm halinde yayımlanan yeni öykü, Henley'in cesaretlendirmesi ile Wells'in hikaye üzerinde çalışmaya devam etmesine yol açtı. Ertesi yıl Ocak ayında öykü bu kez The New Review gazetesinde yeniden tefrika halinde yayımlandı. Öykünün iki farklı versiyonu 7 Mayıs 1895'te Henry Holt ve Şirketi tarafından, ardından William Heinemann tarafından 29 Mayıs'ta iki farklı baskı olarak kitap halinde yayımlandı. Zaman Makinesi, Wells'in sosyalist siyasi görüşlerini, hayata ve bolluğa bakışını ve endüstriyel ilişkilerle ilgili çağdaş kaygıyı yansıtmaktadır. Aynı zamanda Ray Lankester'ın sosyal yozlaşma hakkındaki teorilerinden de etkilenmiştir ve Edward Bulwer-Lytton'un Vril'in, Gelecek Irkın Gücü (1871) adlı romanıyla birçok unsuru benzeşmektedir. Ayrıca Wells'in Eloi ırkının, diğer İngiliz sosyalistlerinin çalışmalarıyla, özellikle de William Morris ve paranın önemsiz olarak tasvir edildiği ve işin yalnızca bir şey olarak üstlenildiği News from Nowhere (1890) adlı çalışmasıyla birçok özelliği paylaştığı düşünülmektedir. Wells'in kişisel deneyimlerine ve çocukluğuna bakılırsa, işçi sınıfı kelimenin tam anlamıyla zamanının çoğunu, yeraltında, madenlerde çalışarak ya da karanlık ve kötü şartlardaki evlerde geçiriyordu. Kendi ailesi, babalarının dükkânında meşgul olmadıklarında zamanlarının çoğunu bodrumdaki karanlık mutfakta geçirirdi. Daha sonra kendi annesi, personelin ve hizmetçilerin yeraltı odalarında yaşadığı, altında tüneller bulunan bir evde hizmetçi olarak çalışacaktı. Çağının başlarında bir manifaturacı çırağı oldu ve saatlerce bodrumda çalışmak zorunda kaldı. Bu da romanda yeraltında yaşayan Morlockların fikir kaynağını ortaya koymaktadır.

Zaman Makinesi sembolik bir roman olarak da okunabilir. Zaman makinesinin kendisi bir sembol olarak görülebilir ve anlatıda Sfenks, çiçekler ve ateş gibi birçok sembol vardır.
Sfenks heykeli, Morlock'ların zaman makinesini sakladığı yerdir ve geçmeden önce çözmesi gereken bir bilmece veren Oedipus'un hikayesinde Sfenks'e gönderme yapar. Sfenks, Wells'in isteği üzerine ilk Londra baskısının kapağında yer aldı.
Beyaz çiçekler Weena'nın bağlılığını ve masumiyetini simgelemektedir ve zaman makinesinin mekanizmasıyla tezat oluşturmaktadır. Zaman Gezgini'nin hikayesinin doğru olduğunun tek kanıtı gelecekten getirdiği bu çiçekledir.
Ateş medeniyeti simgelemektedir: Zaman Gezgini onu Morlock'ları savuşturmak için kullanır, ancak ateş onun kontrolünden kaçar ve bir orman yangınına dönüşür. Bu da sembolik olarak medeniyetin kontrol edilmezse yıkıcı olacağına yönelik bir göndermedir.

Birkaç alıntı;
“Birdenbire aklıma bir soru takılmıştı: Bu yaratıklar akılsız mıydı? Bu fikir beni nasıl çarptı bilemesiniz. Malumunuz her zaman, ‘sekiz yüz iki bin küsur yılı’ insanlarının bilgi, sanat, her şeyde bizden inanılmaz derecede ileride olacaklarını öngörürdüm. Sonra bir tanesi aniden, bizim beş yaşındaki çocuklarımızın zekâ düzeyinde olduğunu gösteren bir soru sordu; ben bir yıldırımın içinde güneşten mi gelmiştim! Kıyafetleri, ince narin uzuvları ve kırılgan yüz hatları üzerine daha önce muallakta bırakmış olduğum hükmümü serbest kıldı bu. Zihnime bir hayal kırıklığı aktı hızla. Bir an için ‘Zaman Makinesi’’ni yok yere kurmuş olduğumu hissettim.”

“Zenginlerle fakirler arasında büyümekte olan uçurum, bir sınıfla öteki arasındaki alışverişi sağlayan, türümüzün sosyal tabakalara göre bölünmesini geciktiren sınıflar arası evlilikleri daha da seyrekleştirecek. Böylece, sonunda yerin üstünde, zevk, konfor ve güzellik yaşayan ‘sahip-olanlar’ ile yerin altında, sürekli bir biçimde işlerinin koşullarına uyum sağlamakta olan işçiler, yani ‘sahip-olmayanlar’ kalacak. Yerin altına indiklerinde, mağaralarının havalandırılması için kuşkusuz azımsanmayacak miktarda kira ödemek zorunda kalacaklar ve
reddederlerse eğer, açlıktan sürünecek ya da borçlarının batağında boğulacaklar. Sefil ve asi mizaçta olanlar ölecek; nihayet o sabit denge sağlanınca, geride kalanlar yeraltı yaşamlarının koşullarına, ‘Yukarı Dünyalı’ların kendi koşullarına uyum sağlayacağı kadar uyacak ve kendilerine göre mutlu olacaklar. Bunu düşününce bir türün biblomsu güzelliği; öbürünün de soluk beyaz rengi bütün bunların doğal bir sonucuymuş gibi geldi bana.”

“Hayalini kurmuş olduğum, insanlığın büyük zaferi aklımda farklı bir şekil aldı. Ahlâk eğitiminde ve genel işbirliğinde benim düşündüğüm gibi bir zafer kazanılmamıştı. Bunun yerine, mükemmelleştirilmiş bir bilimle donanmış gerçek bir aristokrasi ve mantıklı sonuçlar için çalışan bugünün sanayi düzenini gördüm. Zaferi, yalnızca doğanın üzerinde bir zafer olmamış, hem doğayı hem de insan yoldaşlarını yenilgiye uğratmıştı.”

“İnsan zekâsı hayalinin ne kadar kısa sürmüş olduğunu düşünmek beni üzdü çünkü intihar etmişti. İstikrarlı bir biçimde kendini rahatlık ve kolaylığa, parolası güvenlik ve süreklilik olan dengeli bir topluma ayarlamış, tüm beklentilerini gerçekleştirmiş, sonunda da bu hale gelmişti. Bir defa, yaşam ve mülkiyet neredeyse mutlak bir güvenliğe ulaşmış olmalıydı. Zengin varlık ve konforundan, emekçi ise yaşam ve işinden emin kılınmıştı. Şüphesiz oradaki o kusursuz dünyada çözülmemiş hiçbir işsizlik problemi, hiçbir toplumsal sorun kalmamış ve bunu büyük bir sessizlik izlemişti. Zihinsel çok yönlülüğün değişim, tehlike ve belanın telafisi oluşu, gözden kaçırdığımız bir doğa yasasıdır. Çevresiyle kusursuz bir ahenk içinde yaşayan bir hayvan, mükemmel bir mekanizmadır. Alışkanlık ve içgüdü çaresiz kalmadıkça doğa zekâya asla başvurmaz. Değişimin ve değişime gereksinimin olmadığı yerde akıl da yoktur. Yalnızca çok çeşitli ihtiyaçları ve tehlikeleri karşılamak zorunda olan hayvanlar zekâdan paylarını alırlar. İşte, benim gördüğüm, Yukarı Dünya insanının o dermansız şirinliğe, Yeraltı Dünyası’nın da yalnızca mekanik endüstriye doğru sürüklenmiş olduğuydu. Ama o mükemmel devlette mekanik kusursuzluk için bile eksik olan tek şey vardı: mutlak istikrar. Belli ki, zaman geçtikçe Yeraltı Dünyası’nın beslenme düzeni, her nasıl yürütülmüş idiyse, bozulmuştu. Birkaç bin yıl boyunca uzak tutulmuş olan İhtiyaç Ana geri geldi ve işine aşağıda başladı. Ne kadar kusursuz olursa olsun, yine de biraz düşünülmüş dış dünya alışkanlıklarına ihtiyaç duyan makineyle içli dışlı olarak Yeraltı Dünyası, büyük olasılıkla elinde, diğer insani özelliklerden olmasa da, yukarıdakinden daha fazla inisiyatif bulunduruyordu. Ve diğer yiyecekleri tükenince eski alışkanlıklarının o ana kadar yasaklamış olduğu şeye yöneldiler.”

Mahmut Avcı’ya göre; “Ütopya ve distopyalar insan olmak ve insan kalmak/insanlığı devam ettirmek arasındaki farkı bize zıt taraflardan göstermek için yazılmışlardır. Ütopyaların muhtemel cennet vaadi karşısında distopyalar gelecekteki muhtemel cehennemi gösterirler. Zaman Makinesi’nde anlattığı olaylarla Wells, kendi döneminin politik eleştirisiyle insanlığın uzak geleceğindeki korkunç sayılabilecek yazgısını birleştirmeye çalışmıştır. Wells, bu eseri yazmayı ilk tasarladığında zihninde ütopya ya da distopya olabileceğine dair kesin bir fikri var mıydı? Böyle bir soruya cevap vermek kolay değildir. Zira eserin kaleme alıcısı eserin sınırlarını belirlese de bazen yazım süreci eser sahibinin fikrini değiştirebilir. Zaman Makinesi’nde sanki böyle bir durumla karşılaşıyoruz. Yani Wells’in teorik olarak amaçladığı şeyle pratikte bulduğu şey arasında uçurum var gibidir. Eserde görünür olan şeylerden biri de gelecek korkusudur. Geleceğe gitmek parlak bir fikir de olmayabilir. Çünkü gelecek bugünden şekilleniyorsa ne yaparsak yapalım geleceği bizzat görmek geçmişi de değiştirecektir. Bu ise anı olduğu gibi yaşamayı hem imkânsız hem de anlamsız kılacaktır. Neticede bu durum geleceği kurgulamada insanı daha temkinli olmaya itebilir. Zaman Makinesi’nin başkahramanının pek çok kez ölüm tehlikesi ile yüz yüze gelmesi ama bunlardan kurtulup geri dönmeyi başarabilmesi okuyucuya idealizmi de aşılar. Bu durum yazarın özel yaşamında karşılaştığı tehlikelere verdiği bir cevap olarak da okunabilir. Şüphesiz kimse ölümsüz değildir, ancak çağları bilim ve teknikle aşabilme yoluyla ölümsüzlük kazanmak fikri bir tespit olarak karşımızda durur. Bu da düşünürleri gelecek tasavvurundan koparmayan temel felsefedir denilebilir.”

1895’te yayımlanan Zaman Makinesi, bilimkurgu edebiyatının köşe taşlarından biri olarak, kuşaklar boyu yazarları etkiledi. 21. yüzyılda yaklaşan çevre felaketlerine ve gezegenimizin yazgısına ilişkin kaygılara dair bir öngörü barındıran eskatolojik boyutuyla güncelliğini bugün de koruyor.

Parrinder, Wells’in Zaman Makinesi’ni yazarken, “yaratıcılık düzeyinde de olsa, kendi ölümünün ötesine geçmeyi” öğrendiğini iddia ediyor. Zamana karşı bir makinenin, ölümlülüğe karşı bir yaşamın hikâyesi bu. Distopya okumalarımız devam edecek…