Bizim buralarda, kadim Anadolu topraklarında adaletsizlik, öyle süslü terimlerle ya da felsefi cümlelerle anlatılmaz. Anadolu’nun fıtratı sadedir, acıyı da, haksızlığı da tek bir cümleyle özetleyiverir.

Cennetmekân babamın "Yırtılan yine Tüfekçi Bekir'in yakası" sitemi de tam olarak bu topraklara has o kadim irfanın sesidir.
​Kim bilir hangi kasabanın, hangi köyün dürüst, kendi halinde bir insanıydı o Bekir. Muhtemelen ne kavgaya karışır ne de fesatlığa akıl erdirirdi. Ama ne zaman mahallede bir hır çıksa, ne zaman iki densiz birbirine girse, ayırmaya giden de, arada kalan da, günün sonunda gömleğinin yakası elinde kalan da hep o olurdu.

Zamanla adı unutuldu belki ama Bekir, bu topraklarda hakkını aramayı bilmeyen, sesi çıkmayan, her fırtınada kabak başına patlayan o mazlum ve mahcup insanın adı oldu.

​Mesela bir de "Vur abalıya" deriz. O "aba", hani eskiden dervişlerin, yoksulların sırtına geçirdiği o kaba, gösterişsiz hırkadır ya.
İşte kimin gücü kime yeterse, hırsını, hıncını, beceriksizliğinin faturasını gider o abalının sırtından çıkarır.
Bilir ki abalının arkası yoktur, bağırtısı yeri göğü inletmez.
​Sonra modern zamanlar geldi, kelimeler biraz kabuk değiştirdi ama hikaye hep aynı kaldı.

Şimdilerde Tüfekçi Bekir’in yakasını yırtanlar, şirketlerde ya da siyasette kendi beceriksizliklerinin ihalesini en alttaki garibana yıkıp kenara çekiliyorlar.
Asıl suçlular ortalıkta kasım kasım yürürken, günahsız birini "günah keçisi" ilan edip vicdanlarını temize çekiyorlar.

​Aslında babam o tek cümleyle, insanlığın en eski, en köhne hastalığına ayna tutmuş. Güçlülerin çıkardığı yangının külünü, hep o kendi halindeki insanların süpürdüğünü görmüş.
Ne diyelim, dünya döndükçe her devrin bir zalimi, bir de yakası yırtılan Bekir'i oluyor işte.