​Dünyanın herhangi bir yerinden ABD’ye bir nükleer tehdit savrulduğunu hayal edin.
Modern gökdelenlerin gölgesinde, özgürlüklerin ve konforun kutsandığı o topraklarda kaç Amerikalı sokağa çıkar?

Kaç kişi gerekirse bedenim siper olsun diyerek kendini füzelerin önüne atar?

​Emin olun ki o an geldiğinde sadece halk değil, Amerikanın başındaki isim bile ilk uçakla güvenli limanlara, yerin yedi kat altındaki sığınaklara çekilir.

Ölümün soğuk nefesi karşısında hızla çözülür.

​Bu gece İran’da bambaşka bir hakikat gerçekleşti.

​Tahran sokaklarında ne kaçan bir lider, ne de evine kapanan bir halk vardı.

Milyonlarca insan birer canlı kalkan gibi meydanları doldurdu.
Bu, sadece askeri bir gövde gösterisi değil, kökleri tarihin derinliklerine dayanan bir medeniyetin cevabıydı.

​Batı için anlaşılması güç, belki de ürkütücü bir tablo.

Bu medeniyette ölüm, bir son değil, din, vatan ve bayrak uğruna ulaşılan en yüce mertebedir.

Katil ​Trump ve işbirlikçisi İsrail bu medeniyeti yok etme tehdidinde bulunmuştu.

​Yok etmek istediği, küçümsediği o medeniyetin sarsılmaz duruşu karşısında geri adımla diz çöktüker.

​Demir ve ateş, her zaman inancı yenemez.

Medeniyet, sadece teknoloji üretmek, devasa ordular kurmak değil.

Medeniyet, zor durumda, kriz anında lideriyle, ordusuyla, halkıyla, kadınıyla ve erkeğiyle tek bir yumruk olup Çanakkale ruhuyla buradayım diyebilmektir.