Değerli Okurlar,
Yazıma ibretlik bir hikâyeyle başlamak istiyorum.
Bir adam maaşını çekmiş, cebine koymuş ve kalabalık bir otobüse binmiş. Kalabalığı fırsat bilen bir hırsız, adamın cebindeki maaşı çalmış.
Bir süre sonra muavin yolculardan ücret istemiş. Adam elini cebine atmış ama parasını bulamamış. Yüzü kızarmış, mahcup olmuş, ne diyeceğini bilememiş.
Bunu gören şoför ise alaycı bir dille:
“Yazıklar olsun! Saygın bir şekilde giyinmişsin ama cebinde paran yok!” demiş.
Tam o sırada hırsız, güya insafa gelmiş ve:
“Kardeşim, abimizin otobüs ücretini ben ödeyeceğim.” demiş.
Parası çalınan adam, hırsıza dönüp gülümsemiş:
“Allah razı olsun. Allah seni korusun, senin gibilerin sayısını artırsın inşallah.”
Otobüsteki bazı yolcular da bu sözlere katılmış. Hırsızın “iyiliğini” övmüş, onun gibilerin çoğalması için dua etmişler.
İşte bazen toplum olarak yaşadığımız büyük çelişki tam da budur.
Cebimizden çalanı, bize verdiği küçük bir iyilik karşılığında alkışlayabiliyoruz.
Bizi yoksullaştıran, hakkımızı yiyen, emeğimizden çalan insanların yaptığı küçük bir iyiliği büyütüyor; asıl yaptıkları büyük haksızlığı görmezden geliyoruz.
Oysa mesele, hırsızın otobüs parasını ödemesi değildir.
Mesele, önce cebimizden neyin çalındığına bakabilmektir.
Çünkü bazen bir insanın cebinden parasını çalan hırsızı görürüz de; yıllar boyunca emeğimizden, geleceğimizden, alın terimizden çalanları göremeyiz.
Bize kendi paramızdan küçük bir pay verildiğinde bunu lütuf sanır, teşekkür ederiz.
Büyük kaybı unutup küçük ikramı alkışlarız.
İşte bu anlayış, yalnızca siyasette değil, hayatın her alanında karşımıza çıkıyor.
Birileri yolsuzluk yapar, haksızlık yapar, kamu malına zarar verir; sonra yaptığı küçük bir yardım, birkaç güzel söz, birkaç gösterişli davranış üzerinden toplumun gözünde aklanmaya çalışır.
Oysa bir İzmir Marşı söylemekle, iki türkü okumakla, bir sanatçının şarkısını dinlemekle veya birkaç güzel söz söylemekle insanın ahlakı ölçülmez.
İnsan, hakkaniyetiyle, adaletiyle, dürüstlüğüyle ve emanete sahip çıkmasıyla değerlendirilir.
Sağcılık, solculuk, milliyetçilik, muhafazakârlık ya da dindarlık adına yapılan yanlışları savunmak, yanlışa yanlış diyememek; toplumun en büyük yaralarından biridir.
Kendi tarafımızdan biri yanlış yaptığında susuyor, karşı taraftan biri aynı yanlışı yaptığında ayağa kalkıyorsak burada adaletten söz edemeyiz.
Yolsuzluğun sağı, solu, milliyetçisi, dindarı olmaz.
Haksızlığın rengi, mezhebi, partisi, ideolojisi olmaz.
Yanlış, kimden gelirse gelsin yanlıştır.
Adalet de kimden yana olursa olsun adalettir.
Bugün ülkemizde ekonomik sıkıntılar, yüksek kiralar, geçim derdi, işsizlik, güvenlik sorunları ve toplumda giderek büyüyen adaletsizlik duygusu var.
Emekli maaşıyla geçinmeye çalışan vatandaş, kira karşısında eziliyor. Asgari ücretli ay sonunu getirmekte zorlanıyor. Gençler gelecek kaygısı yaşıyor. İnsanlar, yıllarca çalışıp didinmelerine rağmen hayatlarını sürdürebilmenin mücadelesini veriyor.
Bütün bunların yanında çeteler, uyuşturucu, dolandırıcılık, hırsızlık ve organize suç haberleri toplumun huzurunu tehdit ediyor.
Böyle bir ortamda insanın en büyük ihtiyacı adalettir.
Çünkü adalet yalnızca başkasına lazım olan bir şey değildir.
Adalet, bir gün hepimize lazım olabilir.
Bugün haksızlığa uğrayan başkasına ses çıkarmayan, yarın aynı haksızlık kendi kapısına geldiğinde karşısında kimseyi bulamayabilir.
Bugün bir başkasının hakkı yenirken susan, yarın kendi hakkı yenildiğinde konuşacak bir toplum bulamayabilir.
Bu nedenle artık birbirimize sormamız gereken soru şudur:
“Benim adamım yaptıysa doğrudur” anlayışından ne zaman vazgeçeceğiz?
Bir hırsız bize otobüs parası ödedi diye onu kahraman ilan edersek, yarın cebimizden çalınanları nasıl sorgulayacağız?
Birileri bizi yoksullaştırıp sonra küçük bir yardım yaptığında bunu iyilik olarak görürsek, büyük kayıplarımızı nasıl konuşacağız?
Asıl mesele budur.
Hırsızın verdiği küçük iyiliğe değil, çaldığı büyük değere bakmak zorundayız.
Toplum olarak artık alkışlarımızı, övgülerimizi ve desteğimizi hak edene vermeliyiz.
Kim yanlış yaparsa yapsın karşısında durabilmeliyiz.
Kim haklıysa, hangi görüşten olduğuna bakmadan hakkını teslim edebilmeliyiz.
Çünkü bir ülkeyi ayakta tutan sadece yollar, binalar, fabrikalar ve ekonomik büyüme değildir.
Bir ülkeyi ayakta tutan en büyük değerler adalet, ahlak, liyakat, güven ve vicdandır.
Bunlar kaybolduğunda geriye sadece görüntü kalır.
Herkes kendi tarafının yanlışını savunmaya başladığında, toplumun ortak vicdanı susar.
Vicdan sustuğunda ise haksızlık büyür, adaletsizlik normalleşir ve sonunda bedelini toplumun en geniş kesimi; yoksullar, emekliler, işçiler ve alın teriyle yaşayan insanlar öder.
Artık hırsızın otobüs parasını ödemesine değil, neden o parayı çaldığına bakmanın zamanıdır.
Çünkü gerçek iyilik, çaldığının küçük bir kısmını geri vermek değildir.
Gerçek iyilik; kimsenin hakkını çalmamak, emanete sahip çıkmak ve adaletten ayrılmamaktır.
Unutmayalım:
Adalet bir gün herkese lazım olacak.
Ve o gün geldiğinde, bugün alkışladığımız hırsızın kapımızda mı, yoksa hakkımızı koruyan adaletin yanımızda mı olacağını hep birlikte göreceğiz.