Gazetecilik, çoğunlukla "gri" bir meslektir. Bizim vizörümüzden yansıyanlar genellikle hayatın pürüzsüz yüzü değil; dökülen sıvaları, çatlayan duvarları ve o duvarların ardındaki sessiz çığlıklardır. Bugünlerde ise o grilik, zifiri bir karanlığa evrilmiş durumda.
Dünya, sınırların ötesinde bir savaşın soğuk gölgesiyle titriyor. Televizyonu açıyoruz; kan, gözyaşı ve barut kokusu... Sokağa çıkıyoruz, kendi memleketim Kırşehir’in kronikleşmiş sorunları, tozlu yolları, bitmeyen projeleri karşılıyor bizi. Vatandaşın yanına oturuyoruz; tek bir manşet var dillerinde: "Ekmek kaç lira, ay sonu nasıl gelir?" Ekonomi, geçim derdi ve yarın kaygısı; insanın iliğine işleyen o ağır yük... Biz gazeteciler ise her gün bu yükün fotoğrafını çekmek, bu ağırlığı kelimelere dökmek zorundayız. Kalemimiz çoğu zaman dert yazıyor, kağıdımız hüzün doluyor.
Tam da bu kasvetli haber trafiğinin, bu yorucu dezenformasyonun ve geçim derdinin tam ortasında, bugün içimi ısıtan o kareye denk geldim. Ve itiraf etmeliyim ki; bir anlığına, sadece bir anlığına her şeyi unutup uzaklara daldım.

O karede; boyası dökülmüş, yorgun bir duvar vardı. Tıpkı bizim hayatlarımız gibi... Eskimiş, hırpalanmış, belki de çokça ihmal edilmiş. Ama o yorgun duvarın üzerindeki pencereden sarkan o inatçı çiçekler... Mavinin en derin haliyle sarının sıcaklığının kucaklaştığı o pencere kenarı, sanki dünyaya bir ders veriyordu.
"Hayatın tüm dökülen boyalarına, yorgunluğuna rağmen; yaşamak hala burada!" diyordu o çiçekler.
Fark ettim ki; ruhumuzu bu renklerle, bu küçük ama derin güzelliklerle dinlendirmezsek, gerçeklerin o devasa ağırlığı altında ezilip gideceğiz. Savaşı durdurmaya gücümüz yetmeyebilir, ekonomiyi bir günde düze çıkaramayabiliriz ama ruhumuzu o "umut penceresinin" önünde biraz dinlendirmeye hakkımız var.
Çünkü biliyorum; eğer o çiçekler o dökülen duvarda hala açabiliyorsa, biz de bu karanlık günlerin içinden bir yol bulup çıkacağız.
Bugün köşemi, Kırşehir'in dertlerine ya da dünyanın kavgalarına değil; sadece bu "iç ısıtan" ana ayırdım. Çünkü bazen en büyük haber, insanın hala umut edebildiğini kendine hatırlatmasıdır.
Güzellikleri görmeyi unutmadığımız bir gün olsun...