Ancak ruhların isteğine karşı çıkanların ya da  onların emirlerini yerine getirmeyi ihmal edenlerin kaderi çok korkunç olacaktı. İnsanlar abu kadar saadet getiren  gün onlar için bir bozgun ve yıkım günü olacaktı. Gökyüzü melezalerin, beyazların ve inanmayanların üstüne düşecek ve onları ezecekti.

Misyonerler ve hükümet görevlileri  bu çılgınlığı önlemek için beyhude çaba harcıyorlardı. Zosalar delicesine bu coşkunun tutsağı olmuştu ve  ne konuşulanları dinliyor  ne de itirazlara tahammül ediyorlardı. Onlara karışmaya çalışan beyazları tehdit ediyorlardı; bu insanların hayatları da artık güvence de değildi. Zosalar fanatik bir inancın peşindeydiler ve üstelik liderlerinin çoğu bu durumda uygun bir savaş fırsatı görüyorlardı. Baştan beri niyetleri  silahlanmış ve açlıktan ölmek üzere olan Zosa kabilesini bütün gücüyle İngiliz kolonisinin  üstüne saldırtmaktı. Kendi heyecanları  böyle bir işe girişmenin  yaratacağı korkunç tehlikeleri görmelerini engelleyecek kadar büyüktü.

Bazıları da  ne peygamberi öngörülerine  ne de  böyle bir savaşta başarı şansları olduğuna  inanmıyor ama yine de  son yiyecek parçalarını da yok ediyorlardı. Kreli’nin amcalarından biri de bunların arasındaydı. Adam, “Bu Şefin Emri”1 dedi; sonra da  yiyecek hiçbir şey kalmayınca , bu yaşlı adam ve en gözde eşi  boş bir ağılda  kendi başlarına öldüler. Kreli’nin  başdanışmanı da sözlerinin yararsız olduğunu görene kadar  plana karşı çıkanlardandı. Sonra sahip olduğu her şeyin şefin olduğunu  söyleyerek kesim ve yıkım emri verdi ve akli dengesini kaybederek oradan kaçtı. Binlercesinin durumu böyleydi. Şef emir veriyor onlar da itaat ediyorlardı.

1857 yılının ilk aylarında  bu toprakaltın her tarafında  alışılmadık bir faaliyet hüküm sürdü.

 Çok yakında ve çok büyük sayılarda gelmeleri beklenen  sığırları koymak için  büyük ağıllar hazırlandı. Çok yakında su gibi akacak olan sütü doldurmak için  büyük deri tulumlar hazırlandı. Bu işlerde çalışırken bile pek çok insan açlıktan öldü. Kei Nehrinin doğusunda peygamberin emri  sonuna kadar uygulanmıştı ama  diriliş günü durmanda erteleniyordu. Şef Sandile sığırların kesilmesine  başlamakta geç kalmıştı ve onun bölgesinde bu işlem  henüz tamamlanmamıştı. Bu yüzden Zosaların  bir kısmı hala kendi kaynaklarını yok etmekle  meşgulken diğerleri açlıktan ölmeye başlamıştı.

Hükümet sınırları korumak için  elinden geleni yaptı.  Nöbetçi kuleleri sağlamlaştırıldı ve  işe yarar her asker buralara yerleştirildi. Sömürgeciler de şoku karşılamaya hazırlanıyordu.  Savunma işi halledildikten sonra  açlıktan ölmekte olanların  hayatlarını kurtarmak için erzak depolandı.

Sonunda beklenen gün geldi. Bütün gece boyunca Zosalar  büyük bir heyecan içinde gökyüzünü Seyretmişlerdi. Doğudaki tepelerin üzerinden  iki kan kırmızı  güneşin doğmasını bekliyorlardı. Sonra gökler düşmanlarının üzerine çökecek   ve onları ezecekti. Açlıktan yarı ölü halde geceyi  vahşi eğlencelerle geçirdiler. Sonunda her zamanki gibi yalnızca bir güneş doğunca  yürekleri karardı. Ama hemen umutsuzluğa kapılmadılar: Belki kastedilen, güneşin en yüksek olduğu gün ortasıydı.  O zaman da bir şey  olmayınca umutlarını güneşin batışına bağladılar Ama güneş battı ve her şey bitti.

Koloninin üzerine  yekvücut olarak  saldıracak olan  savaşçılar  anlaşılmaz bazı hatalar nedeniyle  bir araya gelmemişlerdi. Ve artık çok geçti. Artık ayaklanma gününü ertelemek de mümkün değildi. Zosaların  vahşi heyecanları  çok derin bir umutsuzluğa dönüşmüştü. Artık  koloniye savaşçılar olarak değil  açlıktan ölmekte olan dilenciler olarak geliyorlardı. Umut dolu günlerde  bu kadar dikkatlice yapılmış olan büyük  süt tulumlarından  bir parça koparıp çiğneyebilmek uğruna kardeş kardeşle,  baba oğulla dövüşüyordu.