Hey gidi günler, neydi o günler geçti gelmiyor ki gelmez de artık. Anlatırdık çocukluğumuzda he mi de öyle zev öyle neşe alarak. Bir gerçekçilik payı vardı. Anlattıkça zevk alır ve anlatım sırasına göre de herkes bir şey katardı.
Hatta birisinde öğretmenimiz bize sormuş ya da arada yayıldığı için öküzün boynuzu almış ürümüş. Bir derste öğretmen arkadaşımıza sormuş söyle bakalım dünya nerede nasıl durur. Hiç tereddütsüz cevap verdi kesin biliyorduk ki dünya öküzün üzerinde. Hepimize sorsa yine cevap aynı olacaktı. Hemen soruya cevap verdi. Öğretmenim dünya öküzün üstünde. Anlat bakalım dedi bizim arkadaş soruyu biliyor ve cevap veriyordu.
Öğretmenim: Dünya öküzün üzerinde durur öyle büyük bir öküz hiç kıpırdamaz hatta şöyle boynuzunu bir sallasa deprem zelzele olur. Ee dedi öğretmen iştahla anlattı bizim arkadaş. O zamanlar öğretmenlerin elinde büyükçe bir değnek olur. En ufak bir suçtan o çalışır bazen de sıradan geçerdik. Değneği eline aldı. Hiç unutmam ulan sizlerden iyi öküz mü olur dedi ve değnek ikişerli dolandı. Tabi şimdi dünyayı anlatma sırası öğretmene gelmiş o anlatacaktı. Bizlere okulda bulunan büyükçe bir küre (yuvarlak top gibi)olurdu. Öğretmenler odasından onu getirtti, şöyle bir dönerdi. Bakın çocuklar bu bir dünya ve ağır ağır çevirdi bizlerde başına toplandık şimdi büyük bir zevkle öğretmen anlatıyor bizlerde dinliyorduk. Dağları, ovaları, deniz, ırmak ülkelerden bölümler anlattı. Bize sonunda bakın çocuklar burasıda yaşadığımız vatanımız Türkiye dedi. İşte dünya böyle yuvarlaktır ve belirli bir eksen etrafında durmadan döner. Bu dönüş kendi etrafında güneşin etrafında ve çeşitli şekillerde olur. Anlatıyordu ha bire bizde dinliyoruz. Bu dönüşlerde mevsimler gece gündüz oluşur. Ben bir soru sordum. Hiç unutmam. Öğretmenim bu yuvarlak dünya üzerinde dönerken bizler niye düşmeyiz dedim. Oğlum küçücük mü sen görüyormuşum bu yuvarlaktır aynı zaman yer çekim gücü var ve her şey yerinde kalır dedi. Hepimiz kabul ettik. Tabi dersimiz de neşeli geçti.
Demek ki o zaman yine dünya öküzün üzerindeydi demek ki uzay araçları yok, motor yok, elektronik aletler yok taş devrinden çıkıp at öküz devrine girmişiz.
Geçim öküzün boynuzuna takılan karasaban ve işler ya at ya da öküzün, atın katırın, ülkelere göre hayvanların gücünden faydalanılarak yapılıyor. Geçim dediğimiz iaşe temini onların gücünden faydalanılarak yapılır, yakın denen bir yer yok günlerce yol alınır. Kısacası bir hasat dönemi iki üç ay sürer, tarla Bağ bahçe ile uğraşmaktan geçerdi hayat. Her şey doğal ve mevsiminde yetiştirdi. Kışlık ve yazlık meyveler mevsimine göre ilaçsız doğal ve vitamin deposu idi.
Bu gün ise uzay cağını feza çağını çağları aştık. Tabiri caiz ise çağlar dakika gibi gelip geçiyor. Anladık ki dünya cağ ve devirlere göre gelip geçiyor. Ne insan yetişiyor nede ayak uydurabiliyor.
Simdi ise içinde bulunduğumuz zamanda Dünya elektronik aygıtlar üzerinde. Öyle küçük olmuyor dünyanın sağlanması bir tsunami bir korona gibi mikrobik hastalıklardan dolayı insanlar neye uğradıklarını şaşırıp kendilerine göre bir icat içerisine girip hemen bir isim bir kuşak bağlıyorlar Z kuşağı gibi. Harf bitti bundan sonra bakalım hangi rakamdan başlanacak kuşağa
Bir türkü tutturmak beline bağlamış İbrişim kuşak. Şimdi bel yarı açık moda Saçlar ok kulaklarda küpe ayaklarda hal hal. Sanki dünyaya olmuş bir hal.. Sanki bacaklarda yok pantolon birer sitreç vücut dışarıda.
Dünya öküzün boynuzunda da traktörlerin üzerinde olsa da gidiyor. Ara sıra bir motor bozulmalarında ufak tefek depremler, zelzeleler, tsunamiler olup geçiyor. Geçim bu ya insan unutuyor geçmişi yeni bir arayış içine giriyor. Dünya yuvarlak olsa ne köşeli olsa ne yaratan yaratmış bir düzen bir ahenk içerisinde, ibreti alem için. Her şey oluyor ama yine de insan bir ibret alıp geriye dönmeden yoluna devam ediyor.
Zaman bozulmuş saat gibi yerinde durmadan devam ediyor. Kimi göçüyor kimi geçiyor. Hayat bu. Dönen dünya dönmeyen canlı oluyor. Ömrünü tamam ediyor. Oyun zamanı bitip çekip gidiyor sadece yaptıkları ile yad ediliyor. Gerisi boş.