Babasını yeni kaybetmiş bir kızın (Luna) acısının paylaşılması, yeniden yaşama bağlanması, ileri sevgiyle bakabilmesi için yapılabilecekler neler olabilir? Mevlana böyle bir zorluğu nasıl halledebilirdi? Hele kızın İstanbul’da yaşayan ve ölen ressam babası (Fabio) Allah’a yakın kullardan biriyse...

Hz. Mevlânâ bugüne, 21. yüzyıl Türkiye’sine gelse, kapınızı çalsa ve sizi çağırsa… Kalbinize dünün sözleriyle değil, yeni, bugüne ait sözlerle dokunsa nasıl olurdu?

Mevlânâ Çağırınca, Hz. Mevlânâ’nın, bir genç kızın kanayan kalbine uzanabilmek için günümüz İstanbul’una gelişinin öyküsüdür. Serdar Özkan’ın “Mevlana Üçlemesi’nin ikinci kitabının ana teması böyle. Fabio’yu daha önceden tanıyoruz (Yunan adasında resimleri satılan ressam. Zeynep Hanım’ı ve Bedrettin Dede’yi tanıyan bir ermiş). Bundan önce “Rûmî’nin Bildiği Aşk” isimli ilk kitapta, Mevlânâ’nın içindeki sırların peşine düşen, hayatını Mevlânâ’nın aslını bulmaya adayan İtalyan Sufi Fabio’nun sır dolu öyküsünü okumuştuk. Şimdi ise daha önce son günlerinde bıraktığımız Fabio’nun cenazesi kaldırılacaktır. İspanya’da yaşayan eşi ve kızı cenazeye gelirler. Bu arada Hz. Mevlana, Allah tarafından bambaşka bir vücuda büründürülerek İstanbul’a, tanımadığı birinin derdine çare olmaya dünyaya gönderilir. Bu cenazenin namazına katılır, ruhen tanıdığı Bedrettin Dede tarafından mezarlığa götürülür. Babasının naaşı mezarına yerleştirilirken mezara inen ve ona sarılan kızı Luna’yı teskin etmek ve oradan çıkarmak da Mevlana’ya kalır. Ve anlar ki görevi Luna’ya babasının ölümünü kabul ettirmek ve onu hayata bağlamaktır.

Birkaç gün sonra Fabio’nun evinde bulunan kızı Luna ile görüşmek için bu eve gider Mevlana. Fakat tüm perdeler kapalı ve kapı ısrarla açılmamaktadır. Neçe sonra kapıyı açan Luna, kimseyle konuşmak istemediğini, yalnız kalmak istediğini söyler ve kapıyı kapar. Kapıdaki kimsenin kendini mezarda teskin eden adam olduğunu hatırlamış, büyük ihtimalle babasının bir tanıdığı olduğunu düşünmüş fakat görüşmek istememiştir…

Birkaç alıntı yapalım;
“Ruhtan hızlı binek yoktur.”

“Arifler, dünyadaki hayatları süresince, yani yaşarlarken insanlara en büyük yardımı yapabilirlerdi, kalplere Allah’ın ismini nakşedebilirlerdi. Yardımları insanların hem iç dünyalarına, hem de dış dünyalarına uzanırdı. Kalbe koydukları muhabbet, neşe, yaşamlarının her anına yansır, dış dünyadaki hayatlarını dahi ışıl ışıl ederdi. Çünkü arifler kalbe Allah’ı yerleştirirlerdi ve onlara kalplerini açan kimselerde parlayan bu ışık, şüphesiz Allah’ın ışığı olurdu. Ama bu işlevi, yaşayan arifler yerine getirirdi, öbür dünyaya göç etmiş arifler değil. İşte bu yüzde, melek bana öyle bir haberle geldiğinde, hayli şaşırmıştım. Beni seven bir dosta, dünyadaki hayatta söylediğim sözlerle, yazdığım eserlerle ya da onun bana sevgisiyle değil, ona, yirmi birinci yüzyıla bizzat bedenen giderek yardım etmem bekleniyordu benden.”

“Hiç kimse tarafından fark edilmemek, Allah dostlarının rüyasıdır.”

“… insan ancak hiç olduğunda, hep olablir.”

“Tanınmak, ortaya çıklmak, kendini göstermek, nefsini güçlendirmekten başka ne işe yarar ki? Nefsin güçlendikçe, Allah’tan uzaklaştığını düşünürsen, ahmaklıktan başka nedir ki bu? Bir damla yükseldikçe okyanustan uzaklaşır. Başını eğmediği için bilmez ki, asıl büyüklüğün –okyanusun- yüksekte değil, aşağıda olduğunu.”

“Onu (Fabio) kıymetli yapan, yüreğinde tatmış olduğu o sonsuz aşk.”

“Dünyadayken kalplerini Allah’a vermiş olanlara, başka bir deyişle, üstlerinde bir emanet kalmadan ölenlere ne mutlu!”

“Zamandan değerli bir şey yoktur. Ama zaman belki de, bize, yardıma ihtiyacı olan birine yardım edebilecek imkanı sunduğu için bu kadar değerlidir. Çünkü yardım eden bir nevi Allah’ın elçisidir.”

“Dostlar meclisinde sessizlik olunca, hal sizi kuşatır, etrafınızda tavaf eder.”

“Bu dünya da, Allah ile bakıştığımız bir ayna olabilir miydi acaba? Allah’ın üstünde, muhabbetin, sevginin, aşkın buluşması için özenle yerleştirdiği bir ayna.”

Özkan’ın duru anlatımı, güzel benzetmeleri, tasavvufi açılımları ile çok keyifli bir okuma, güzel düşünme fırsatları sunan bu anlatısını okumayı unutmayın. Kitabın sonunda Rumi’nin Luna’ya özel yazdığı bir kitaptan bahsediliyor. Ve Luna bu kitabı okumaya başlarken anlatı tamamlanıyor. Bundan sonraki, sıradaki Serdar Özkan kitabımızın isminin “Rumi’nin Kitabı” olacağını ve bunun da üçlemenin son kitabı olduğunu söylesem, şimdiden okumak için heyecan duyar mıydınız? Kalın sağlıcakla…