Tanpınar’ın “Huzur” isimli çok meşhur romanının, üç kitaplık bir nehir roman serisinin sonuncusu olduğunu biliyor muydunuz? “Sahnenin Dışındakiler” ise ikinci olanı. Ben sırası ile okumak istedim. İlki “Mahur Beste” ismini taşıyor…

Vedat Kurukafa’ya göre; Medeniyet değiştirme veya değişikliğinin, birey ve toplum düzeyinde ortaya çıkardığı yeni, zor ve dramatik hallerin romanı sayabileceğimiz “Mahur Beste” Tanpınar’ın bir bütün olarak anlaşılmasını sağlayan bir özelliğe sahiptir. Edebiyat bilimi çerçevesinde anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız “Mahur Beste”, öncelikle “Medeniyet, insanı yapan manevî kıymetler manzumesidir.” görüş ve gerçeğinin karakteristik roman örneklerindendir. Medeniyet öğeleri arasında Tanpınar’ın önemli bulduğu müzik (Türk Müziği) sadece romana ad veren bir öğe olmaktan öte, insanî tamlığın olmazsa olmazı olarak dikkatlere sunulur.

Türk müziğinin en eski, en önemli ve işlek makamlarından olan Mahur aynı zamanda bu romana isim ve ilham da olmuştur. İsimden içeriğe uzandığımızda Mahur Beste’ye romanda şöyle değinilir: “Mahur Beste Atiye’nin küçük eniştesi Lütfullah Bey’in babası Talat Bey in eseriydi. Bir çarkçı yüzbaşısı olan Talat Bey bu eserini karısı kendisini bıraktıktan sonra yazmıştı.” Tanpınar müzik ile incelen ve derinleşen sanat anlayışı ile Mahur makamına diğer romanlarında da göndermelerde bulunur. Mesela burada Mahur beste olarak Neşati’nin şu beyit ile başlayan gazeli anılmaktadır:
“Gittin amma ki kodun hasret ile cânı bile
İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile”
Bu beste, kendi saadeti için etrafına felaket vermekten kaçınmayan Nurhayat Hanım’ın Mısırlı bir binbaşı ile kaçması üzerine, kocası, Talat Bey tarafından yapılmıştır. Ancak Tanpınar’ı gerçekten etkileyen en ünlü Mahur Beste, yazarın romanını ithaf ettiği Eyyubi Bekir Ağa’nın “Bir afet-i meh-peyker ile nüktelerim var” sözleriyle başlayan şarkısı olmalıdır. Eser Mesud Cemil yönetimindeki erkekler korosu tarafından taş plağa da okunmuştur. Mahur Beste’yi “.....küçük ve kısa şeklinde insanın tenine yapışan o acı çığlıklardan birini bir sanat eserinin değil, bir milletin edebiyatının liet-motifi yapan Tanpınar’dır.

Konu kısaca şöyle;
Abdülhamid'in padişahlığı yıllarında yaşayan Behçet Efendi, devrin hatırı sayılan zenginlerinden olan İsmail Molla Bey'in oğludur. İsmail Molla Bey çevresindekileri kendine hayran bırakan, iradeli, zaafsız ve musikişinas bir kimsedir. Böyle bir babanın karşısında zayıf kişiliği ile silik ve güçsüz duran Behçet Bey; konaklara özgü eğlencelere uzak, kadınlara karşı ezik, musikiye karşı ilgisizdir. Hayatına yön vermek için çaba sarfetmez. Kendini kitap ciltlemek, saat tamir etmek gibi işler ile meşgul ederek insanlardan ayrı ve uzak, eşyaların doldurduğu ve oyaladığı bir hayatın içine hapseder. “Çocuğun tabiatındaki pısırıklık ve zavallılığın” annesinden ve dadısından aldığı yanlış terbiyeden kaynaklandığına inanan İsmail Molla Bey, kendine benzemeyen oğlunu sevmez ve ilgisini üzerinden çeker. Padişahın fermanı ile Mekke’ye giden İsmail Molla Bey’in ardından kelemlerde çalışan, münferid başarıları takdir toplayan Behçet Bey, Ata Molla Bey isminde saray eşrafından bir kişinin kızı ile -Atiye Hanım- evlenir. Bu evlilik “İrade-i Seniyye” ile gerçekleştiği için ne Atiye Hanım ne Ata Molla Bey, Behçet Bey'i sevmezler. Kendisini sevmeyen insanlar içinde çocukluğunda edindiği cilt işleri, saat tamiri gibi alışkanlıklarını sürdüren Behçet Bey; önce babasını sonra kızını karısını kaybedince, sürekli gördüğü rüyalar, ciltlenmiş kitaplar ve hangi zamanı gösterdiği bilinmeyen saatler arasında ömrünün kalan günlerini geçirmeye devam eder...

Roman, Abdülaziz'in tahta geçtiği 1861 yılından Tanpınar’ın Behçet Bey’le görüştüğü 1900’lü yılların ortalarına kadar genişler. Yazıya geçirme yılı ise 1944 yılıdır.

Roman; “İki Uyku Arasındaki Düşünceler”, “Baba ile Oğul”, “İki Dünür”, “Behçet Bey'in Evlilik Yılları”, “Garip Bir İhtilalci”, “Hısım Akraba Arasında”, “Eski Bir Konak” başlıkları ile ayrılmış toplam yedi bölümden oluşmuştur. Bir de yazardan Behçet Bey’e, bu romanın yazılması ile ilgili açıklamaları içeren mektup bölümü bulunmaktadır.

Kurukafa’ya göre; “Bölümler kendi içlerinde nispeten özerk bir yapıya sahiptir. Yazar anlatıcının tutumunu irdelersek eserdeki belirgin bağımsız yapıyı daha iyi anlayabiliriz. Anlatıcıya göre medeniyet “insanı yapan manevi kıymetler manzumesidir.” Bir medeniyetin romanı gözüyle incelenirse ilham unsuru olan Behçet Bey'in unutularak, her bölümde yeni bir insanın anlatılması, metin halkalarını birbirinden ayıran etkenin insanlar olması bize şunu telkin eder: Bu bir medeniyetin romanıdır. Medeniyet ise insanda sembolleşmiştir. Ne kadar çok insan anlatılırsa medeniyetin kavranması, medeniye ait ayrıntıların tecessümü o derece kolaylaşacaktır. Denilebilir ki romanın bütünlüğü medeniyet kavramını eksen almasıyla sağlanmıştır.” (…) “İsmail Molla Bey, Behçet Bey'in babasıdır. Atiye Hanım zevcesi, Ata Molla Bey kayınbabasıdır. Ata Molla damadı Behçet Bey’in babası ile medreseden eski arkadaştır. Ayrıca arada bir çevre bağı vardır. Kahramanlar aynı çevrede yaşar ve çalışırlar. Burası medeniyetin başkentidir. Diğer kahramanlardan Sabri Hoca, İsmail Molla Bey'in, babasının medrese arkadaşıdır. Ayrıca Atiye Hanım ile ablasına yıllarca Hocalık etmiştir. Romanın son metin halkasında yer alan Halit Bey ise, Ata Molla'nın damadı, Atiye Hanımın eniştesi olarak romandaki yerini alır. İstanbul halkını kaderci bir tevekküle sevk eden büyük yangınlar ile zamanın adalet mekanizması, Halit Bey'in aracılığı ile okuyucunun dikkatlerine sunulur. Bu metin halkası da çok sayıda insanın yön ve biçim verdiği vak’a birimleri ile tamamlanır.” (…) “Roman Abdülhamid ile Abdülaziz yönetiminde ve aynı çevrede yaşayan; farklı eğilim ve karakterlere sahip insanların hayatını anlatır. Eserdeki tematik güç şu ibarelerde aranmalıdır: “...sen bir medeniyetin iflası nedir, bilir misin ? dedi. İnsan bozulur, insan kalmaz; bir medeniyet insanı yapan manevî kıymetler manzumesidir." Bu tez Tanpınar'ın Freud ve Bergson'dan alarak geliştirdiği bir düşüncedir. Eserin sonuna aldığı mektupta Tanpınar bu gerçeğe nasıl ulaştığından bahseder: "Freud ve Bergson'un beraberce paylaştıkları bir dünyanın çocuğuyuz. Onlar bize sırrı insan kafasında, insan hayatında aramayı öğrettiler.” Özetle yazar insanı var kılan değerler manzumesi olan medeniyeti, en iyi insanı anlatmak ile başarabileceğine inanmış; insanın medeniyet gerçeğine yabancılaşmasını bu yolla yermiştir.” (…) “Hayat kimsenin etrafında dönmez herkesle beraber yürür" diyen Tanpınar romanı da bir kişinin değil hemen her kişinin çevresinde yeniden kurmaya çalışır.

Birkaç alıntı yapalım;
"Ah, eski İstanbul: İçten içe kaynaşan hayatıyla durmadan çarpışan ihtirasları ile, kin ve sevgileri ile, birdenbire coşan nefretleriyle, kaynayan sular gibi içten dönen ve derinleşen dolaplarıyla, daima kızdırılmış bir kaplan gibi atılmaya, parçalamaya hazır ocaklarıyla, tekkeleriyle, esnafıyla, o kadar parça parça, dağınık göründüğü halde istediği gün, sokakta, çarşıda, meydanda birdenbire birleşen, acayip ve korkunç bir mahluk gibi halka halka büyüyen, genişleyen, okyanuslar gibi homurdanan, önüne çıkan herşeyi yakıp yıkan, devirip altüst eden, kadını erkeğini tamamlayan halkıyla her türlü canlılığın üstünde canlı şehir."

"İşte sevgili refikası Atiye Hanımefendi sırf bu inat yüzünden ölmemiş miydi? Bunu ancak
bir kadın yapabilirdi. Behçet Bey, Atiye Hanım'ın kendisi ile yaşamaktan bir türlü hoşlanmadığını, kocasından, hatta nefret ettiğini iyice biliyordu. Ölümüne sebep bu idi."

“Molla Bey bu geceden sonra Behçet Beyi sevmedi. Onun bir şeyi sevebilmesi için beğenmesi lazımdı."
“Hakikat şu ki İsmail Molla Bey, tahakkümlü tabiatiyle, nüfuzlu ve her tenkidin üstünde kalan şahsiyetiyle etrafındakilerin hemen hepsini farkında olmadan bir esir gibi kullananlardan, daha doğrusu, bir esir bağlılığını onlarda en tabiî bir ruh haleti yapanlardandı. Karısı, onunla
evlendiği günden itibaren, hayattaki bütün saadetini bu iradeye itaatta ve onun heveslerine katlanmada görmüştü. Kızı Ruhsar Hanımefendi, bütün ömrünce babasıyla mukayese ederek kocasını küçük bulmuştu. Yaratılıştan zavallı doğan oğlu ise, daha ilk yaşlarından itibaren, bir
nevi yarım tanrı gibi baktığı bu güzel, cömert, zeki ve zaafsız babanın karşısında şahsiyetini bir çırpıda silivermişti.”

“Ben şarka bağlı değilim, eskiye de bağlı değilim; bu memleketin hayatına bağlıyım. Bu Müslümanlık mıdır, şarklılık mıdır, Türklük müdür? Bilmiyorum. Yirmi senedir okudum. Otuz sene kadılıklarda, Fetvahanede çalıştım. Bir tek şey anladım: kitapla bu hayatın ayrılığı. Sen garptan geri olduğumuzu söylüyorsun. Zaten herkes bunu söylüyor; elbette doğru bir söz olsa gerektir. Fakat ben daha mühim bir şey söyleyeceğim. Ben hemen etrafımızdaki hayattan geriolduğumuzu söyleyeceğim. Bence ne şark, ne şu, ne bu vardır; etrafımızda gördüğümüz hayat vardır. Bizi yapan bu hayattır. Bütün hususiyetlerimiz oradan gelir. Bu ise kitapta okuduklarımız gibi bir kere için olup bitivermiş şeylerden değildir; daima değişen değiştikçe bizi de değiştiren bir şeydir. Çünkü arkasında eline geçen her meyvayı iştahla ısırmasını bilen
bir cemaatin zevk hayatı vardır.”

“(…) ben hayal ile düşünen adamım, sizi böyle dışarda, muhafazasız görünce benim için mânanız değişti, bir ferdî vak’a olmaktan çıktınız, bir sembol oldunuz. Kapananla dışarda kalanın arasındaki fark. (…) Anlattığınız şeylerle pekiyi birleşen bu sembol, bana cemiyetimizin yüz yıldan beri gerçirdiği değişiklikleri hatırlattı. Bunları düşünmekle ihtibaslarınızla alakamı kesmedim. Fakat bende iki türlü yaşamağa başladınız. Sembol olarak, fert olarak. İhtibaslarınız sizin dış manzaranızı, fert olarak sizi veriyorlardı. Beride ise sembol olarak maşerî çehreniz vardı; sizinle alâkası bana yaptığı telkinden ibaretti.”

İnci Enginün, eserle ilgili olarak; "Onun bir kalabalığı, mazi çerçevesinde aynı canlılıkla yaşatamadığı için romanını yarım bıraktığı düşünülebilir. Çünkü Mahur Beste bir kader olarak sonraki nesiller üzerindeki tesirini Huzur ve Sahnenin Dışındakiler'de devam ettirmiştir" yorumunu yapmıştır.

Tanpınar bu eserini Mahur makamında bir şarkı formatında yazmıştır. Nehir roman dizisinin üçüncü kitabı Huzur’u da klasik Batı Müziği’nin önemli orkestra eseri formlarından senfoni formatında yazdığını hatırlatmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Mahur makamı ile ilgili ansiklopedik bilgiler kısaca şöyle (İslam Ansiklopedisi); Türk mûsikisinin şed (göçürülmüş) makamlarından biri olup çârgâh makamı dizisinin rast perdesindeki inici şeddidir. Dizisi, rast perdesindeki çârgâh beşlisine nevâ perdesindeki çârgâh dörtlüsünün eklenmesinden meydana gelmiştir. İnici bir makam olduğundan durağı olan rast perdesindeki çârgâh beşlisinin tiz durak gerdâniye perdesine simetrik olarak göçürülmesiyle genişler ve bu şekilde makamın asıl seyir alanı meydana gelmiş olur. İnici bir makam olması münasebetiyle güçlüsü tiz durak gerdâniye perdesidir ve bu perdede çârgâh çeşnisiyle yarım karar yapılır. Mâhur makamı kullanılan şekle göre asma kararlar bakımından da zengindir. Makam basit şekliyle kullanıldığında bu dizi Batı müziği bakımından sol majör olduğundan tonların komşuluğu çerçevesinde majör-minör ilişkisinden doğan asma kararlar kullanılır (Batı kültürüyle hiçbir ilişkinin bulunmadığı devirlerden beri kullanılan bu asma kararların, mûsikinin tabii kuralları içerisinde bunları kendiliklerinden bularak kullanan Türk mûsikisi bestekârlarının dehasını göstermesi bakımından önem arzettiğini burada zikretmek gerekir). Mâhur makamı dinî ve din dışı hemen her çeşit sözlü eser ve saz eserlerinde kullanılmıştır. Rauf Yektâ Bey ve Tanbûrî Cemil Bey’in muhammes, Gazi Giray’ın devr-i kebîr usulündeki peşrevleri, Gazi Giray, Nikolaki ve Refik Talat Bey’in saz semâileri, Hamâmîzâde İsmâil Dede’nin hafif usulünde, “Ey gonca-dehen hâr-ı elem cânıma geçti”; Vardakosta Ahmed Ağa’nın muhammes usulünde, “Ey perî ruhsârına ben gül desem de elverir” mısralarıyla başlayan besteleri; Ebûbekir Ağa’nın, “Sarsam miyânın ey gül-i ter yâsemen gibi”; Buhûrîzâde Mustafa Itrî’nin, “Cihânı la‘l-gûn eden sirişk-i erguvânımdır” mısralarıyla başlayan ağır semâileri; Hamâmîzâde İsmâil Dede’nin, “Yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâra düştü” mısraıyla başlayan yürük semâisi; Hacı Ârif Bey’in, “Gösterip ağyâra lutfun bizlere bîgânesin”; Latif Ağa’nın, “Te’lîf edebilsem feleği âh emelimle” mısraıyla başlayan aksak usulündeki şarkılarıyla Hacı Fâik Bey’in evsat usulünde, “Şâh-ı iklîm-i risâlettir Muhammed Mustafâ” mısraıyla başlayan tevşîhi; Mutafzâde Ahmed Efendi’nin, “Gülşen-i sırda safâ bahşeyledi sünbül gülü”; Hacı Nâfiz Bey’in, “Yar yüreğim yâr gör ki neler var” mısralarıyla başlayan düyek usulündeki ilâhileri bu makamın en güzel örneklerindendir.

Kıymetli bir sanat eseri size; araştırmalar yapma, yeni bilgilere, başka edebi eserlere ulaşma merakı ve isteği vermelidir. Bu vesile ile Youtube üzerinden izlediğim iki fasıl bilgileri aşağıdaki gibi;

Sarıyer Belediyesi Türk Sanat Müziği Korosu, Mahur Faslı;
1. Mahur Peşrevi (Rauf Yekta Bey)
2. Gel bir daha gül ruyini aç handeni göster
Beste: Sel. Ahmet Efendi, Güfte:F.A. Ozansoy
3. Senle durmak derd-nâk eyler beni Beste: Hacı Arif Bey
4. Giddin gideli ben deli divaneye döndüm, Beste ve Güfte: Nuri Halil Poyraz

Ankara TRT TSM Sanatçıları Mahur Faslı;
-Peşrev (Tanbûrî Cemil Bey)
-Bâdeler Döndükçe Artar Bezm-i Ayşın Neşesi (Selanikli Ahmet Efendi)
-Hâlâ Kanayan Kalbimi Aşk Ateşi Dağlar (Yorgo Bacanos)
-Cânım Seni Gayet Sever (Hacı Arif Bey “Kanûnî”)
-Bir Gönülde Iki Sevda Olmaz (Mazhar Bey)
-Ud Taksimi (Selahattin Altınbaş)
-Gittin Gideli Ben Deli Divâneye Döndüm (Nûri Halil Poyraz)
-Saba Tarf-ı Vefadan Peyam Yokmu (Hafız Hüsnü Efendi)
-Şu Güzele Bir Bakın Bakışı Nur Saçıyor (Şemsettin Ziya Bey)
-Saz Semâî (Refik Tal’at Alpman)

Tanpınar’ın Edebiyat Dersleri, Edebiyat Üzerine Makaleler ve Hikayeler isimli anlatılarını ilgi ile okumuştum. Bu eseri de kıymetli bir edebiyat eseri. Hem Tanzimat zamanına hem o zamanki yaşama hem de orijinal kişiliklere gidiyorsunuz satırlar arasında kaybolunca. Tabii ki size de öneririm.