Ömür terazisinin kuhûlet (kemal yaşı / 30-60 yaş dönemi) kefesine basıyoruz. Zamanın çarkları arasında un ufak olan bir buğday tanesi gibi hissetmek, aslında mümince bir uyanışın ilk basamağıdır. İçinde olduğumuz merhale, akıp giden senelerin insanı sadece bedenen eskitmediği bir olgunluk çağıdır. Saçımıza, sakalımıza düşen aklar veya azalmaya başlayan gücümüz ya da zuhur eden hastalıklar işin sadece görünen kısmı. Bu yolculukta asıl benliğimiz yoruluyor; ruhumuz derin ontolojik müphemattan mütevellit sancılarla yaşlanıyor.
Günümüz insanın en büyük yanılgısı, bu dünyada tamamen kendine has, yepyeni ve biricik bir hayat yaşadığını zannetmesidir. Oysa bu büyük bir aldanıştır. Geçmişte yaşayan insanlar ile günümüz insanları hatta gelecekte var olacak insanlar mekân, şartlar kullanılan araç-gereci bir yana bırakırsak aslında hepimiz neredeyse birbirinin kopyası olan hayatlar yaşıyoruz. Bizi birbirimizden farklı kılan tek şey, içine doğduğumuz ve adına "zaman" dediğimiz o geçici tarih dilimidir. Dekor değişiyor, asırlar değişiyor ama insanın fânilik karşısındaki hikayesi hiç değişmiyor.
Bugün bu eski hikâye, modern çağın tüketim ortamlarında birçok insanın hayat sahnesinde yeniden üretiliyor; fakat bu vaziyetin farkında olan o kadar az ki... Kapitalist düzenin çarkları arasında, beton duvarlara mahpus bir şekilde durmaksızın tüketiyoruz. Üretim ve tüketim çılgınlığı bizi öze dönmekten alıkoyarken, modernitenin dayattığı aşırı bireyselleşme insanı kalabalıklar içinde yapayalnız bırakıyor. Bu yalnızlaşma geleneksel geniş ailelerimizi küçültüp dağıtıyor, toplumu ayakta tutan o köklü mukaddes bağları günden güne zayıflatıyor. Yuvalar birer sığınak olmaktan çıkıp, sadece akşamları dönülen mekanik odalara insanlar da bu mekanik akışkanlıkta mola veren hızlı trenlere dönüşüyor.
Hızla akıp giden zamanın farkına varan nadir insanlar da yok değil. Onlar içinden geçip gittiği yaşamın amacına dair sorular sormaya başladığında zamana kuşbakışı bakabiliyor. Mazide bıraktığı yaşanmışlıklara ve gaflet dolu günlerine hayıflanırken, istikbale dair kaygıları artıyor. Yaptıklarından çok, yapmadıkları ve yapamadıkları tarifi zor bir hicrana dönüşüyor...
Bu tezatlık da asrımızın çatışma alanlarından birisini teşkil ediyor. Kimileri hayatla alakalı ontolojik sorular sormayı ve o soruların cevaplarının peşine düşmeyi bırakıp çağın hazcı kalabalığına uyarak en değerli ömür sermayesini kapkara ideolojilerin kör karanlığında tüketirken kimileri de hilkatinde özüne üflenen o ilahi nefhanın peşine düşüyor. İşte o vakit , hakiki mutluluğa açılan kapının tam eşiğine vararak dünya hayatını, her ne kadar fırtınalı geçse de, asıl yurduna imanla varanlar için sonu ebedî saadetle biten mukaddes bir yolculuk olarak görmeye başlıyor. Nihayetinde insan sermayesini zayi etmemiş, bilakis cennete müstahak bir gayretin ve soylu bir adanmışlığın içine girmiş oluyor.
İşte bu adanmışlık fikri sayesinde insan, benliğini ve anlayışını modernitenin sığ sularından çekip çıkararak fıtratın derinlikleriyle yeniden buluşturup, günden güne çözülen bedeni, yalnızlaşan ruhu ile kendisini var eden hafızası arasındaki o derin uçurumu daha net fark ediyor. İşte o an, vaktin serkeşçe harcanamayacak kadar mukaddes bir emanet olduğunu daha iyi anlıyor. Zira insan; iman ve aşkla zamanı aşabilen yegâne varlıktır. Nitekim Efendimiz (s.a.v.) bizleri asırlar öncesinden şöyle uyarmıştır: "İki nimet vardır ki insanların çoğu bunların değerini anlamakta aldanmıştır: Sağlık ve boş vakit."
Hali hazırda ömrümüzün bu durağına nasıl geldiğimizi henüz tam manasıyla çözememiş olsak idrak yumağının ucunu tutmaya başladığımız bir dönemdeyiz. Gençliğin o ham hevesleri ve dış dünyayı fethetme arzusu artık geride kalıyor. Bu olgunluk eşiğine erişen insan, bir zamanlar anlamakta zorlandığı babasının sükûtunu, dedesinin dualarındaki o gizli hüznü ve tevekkülü artık çok daha iyi anlıyor. Çünkü artık kendisi de o onların geçtiği yoldan geçmektedir. Gençliğinde kendi hayatını benzersiz zanneden insan, bu olgunluk çağında, esasında, kendisinin asırlardır tekrarlanan o aynı insan hikayesinin sıradaki nöbetçisi olduğunu idrak ediyor.
Yaşımız ilerlerken, bu istasyona gelinceye kadar bizzat yaşadıklarımız ve şahit olduklarımız hayatın kısacık olduğunu ömrün mütenahiliğini kati surette ispat ediyor. Musalla taşına konan her tabut, fânilik gerçeğini yüzümüze çarpıyor. Ne yazık ki modern dünyanın aldatmacaları ve bizi dört duvar arasına hapseden sahte konforu, gözümüzdeki gaflet perdesini kalınlaştırıyor; dijital dünyanın ışıltılı ve sanal sunuları bizi ebedî bir uykuda tutmaya devam ediyor. Kendi kendimizin helaki olup çıkıyoruz.
Hz. Ömer’in o sarsıcı ikazını bütün varlığımızla hissetmeliyiz: "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz, amelleriniz tartılmadan önce onları kendiniz tartınız!" Sahabe, ömür sermayesinin her saniyesini titreyerek sorgular, her batan güne ahiret azığı nazarıyla bakardı. Bizler ise bırakın bu derece bir muhasebe şuurunu taşımayı, fâniliğin ortasında hâlâ kalıcı dünyalıklar inşa etme vehmiyle avunuyoruz. Yapıp ettiğimiz, görüp-geçirdiklerimiz süreli planlarımız dünyada kalacak geçici şeyler. Bu dünya ile ahiretin bağlarını gönlümüzde, ruhumuzda ve zihnimizde kopartmış durumdayız esasında.
Kuhûlet evresinde eriştiğimiz ruhsal tekâmül yeni nesillerle paylaşılabilirse kıymetlidir. Çevremizle ve bilhassa modern çağın yalnızlığına itilen çocuklarımızla paylaşılması gereken, taşan bir nehir gibidir edindiğimiz olgunluk. Biz ne kadar farkında olamasak da bu yaşın damıttığı bilgeliği sonraki nesillere aktarmak, kapitalizmin yıktığı medeniyet kalesini ayakta tutan en hayati bağdır aslında. Sezai Karakoç’un "Diriliş" muştusunda tasvir ettiği gibi, o zamansız değirmenden elenen saf un, sonraki nesillerin harcına katılarak toplumu ayağa kaldırır. İnsanlık ömür değirmeninde un yaptığı emanet ekmeğini modernitenin kuşatması altındaki körpe nesle bozulmadan devretmek, ahlaki varoluşun sürekliliğini sağlamak mecburiyetindedir.
Yüce Allah, Furkân Suresi 62. ayette ne güzel beyan eder: "O(Allah), öğüt almak veya şükretmek isteyenler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getirendir." Bu olgunluk çağının getirdiği bu ikindi vaktinde, vakit tamamen kararmadan evvel sükûta, seccadeye ve öze dönmek tek çaremizdir. Hayatın amacına ve anlamına dair doğru soruları ve soruların bizi ikna eden cevaplarının peşine düşmeye ne dersiniz!