Anadolu’nun bağrındaki Kırşehir’in meydanına; zamanın, adeta ağır bir hastanın can çekişmesi gibi ağdalaşıp yavaş aktığı o devasa açık hava oturma odasına öğle namazından hemen önce adımımı atıyorum. Yürürken kulak kabartıyorum; dükkanların önünde yükselen karışık müzik ya da sokak aralarından gelen o müphem sesler, geçmişin son izlerinin bugünün acımasız ritmi içinde nasıl eridiğini haykırıyor. Tam önümden, kafasının üstünde dengede tuttuğu kocaman tepside simit satmaya çalışan; zayıf, çelimsiz, hafif sakallı ve pejmürde giyimli bir adam geçiyor. Çevre dükkânlara yönelip “Sıcak simit, çıtır çıtır simitlerim var!” diye nida eden bu adamı izlerken düşünüyorum: Modern hayat, insanın fıtratını köreltip onu yeni bir kalıba döken sahte ama kaçınılmaz bir düzendir. Karşılaştığım bu manzarada, büyük kentleri esir alan o mülevves havanın Kırşehir’in sokaklarına bile artık iyiden iyiye sirayet ettiğini görüyorum; şehirde ecdadın bugüne kadar kültür aktarımı ile taşıdığı öz ile modernitenin istilası arasındaki o sessiz savaş, yerini çoktan modernitenin mutlak zaferine bırakmaya başlamış.
Vakit acımasızca akıyor; günlük rutin yürüyüşüme çevre yolundan lise yokuşu ile Coşkuntuna Oteli’nin birleştiği ışıklardan yokuş aşağıya doğru devam edip Askerlik Şubesi’ne cihetine yönelmişken ikindi ezanının sesini duyup adımlarımı Selçuklu bakiyesi Ahi Evran Camisi’ne doğru çeviriyorum. Caminin abdest mahalline yanaşıp kollarımı sıvıyorum; bir yandan artık soğumaya başlayan suyla abdest alırken bir yandan da ister istemez bu topraklardaki o büyük esnaf teşkilatının kurucusunun manevi mirasını tahayyül ediyorum. Ancak içeri girip saf tuttuğumda kalbime geri dönülmez bir sızı saplanıyor: Bir ayağı çukurda yaşlılarla dolu, koskoca tarihi mekânda tek bir safı bile zar zor geçen bu ıssız cami manzarası, bir devrin kapanışını ilan ediyor. Namazdan sonra ikindi vaktine doğru yürürken, hemen yanı başımdaki kafelerden yükselen bangır bangır müzik sesleri ve kapı önlerinde oturan gençlerin hoyrat konuşmaları bu acı gerçeği tescilliyor; Kırşehir’in yeni nesli, yanı başındaki bu sahte ve ithal eğlence anlayışına ruhunu tamamen teslim etmiş gibi. Eğlence mekanlarında, lokantalar, kafeler ve alışveriş merkezlerinde hep aynı global kültürel asimilasyonun izlerini müşahede etmek mümkün. Bu topraklara tamamen yabancı yeni bir toplumsal yapı, eski kuşağın çekilmesiyle birlikte buranın tek hâkimi olmaya hazırlanıyor.
İkindi namazının ardından öğretmenevinin bahçesinde başlayan hasbihal, toplumdaki hızlı değişim-dönüşüm ve başkalaşım üzerine Kent Park yürüyüşünde de devam ediyor. Kâh oturup kâh etrafı inceleyerek süren gezintinin sonunda kendimi meşhur Cacabey Meydanı’nda buluyorum. Akşam ezanı gökyüzünde “gak gak” sesleri çıkararak sürüler halinde uçuşan kuşların görsel şöleniyle buluşurken meydanı dolduran modern kafelerden taşan yüksek müzik seslerine ve sürekli meydana kurulan dev sahneden çıkan o çiğ, ruhsuz mekanik sese boğulan o canım ecdat yadigarı tarihi caminin taş duvarlarından yükselen feryatları işitiyorum. Ezan sesini duyup da müziği kısan ya da kesen o kadar az ki…
Muhtelif programlar münasebetiyle tam da Cacabey Camisi’nin hemen önüne kurulan bu devasa sahne, asırlık mabedin o vakur ve sessiz çığlığını bütünüyle bastırıyor. Hemen önündeki bu tantanalı ve yapay kalabalık, altındaki tarihten tamamen habersizce eğlenirken, namazdan çıkan o mahzun ve son temsilcilerden oluşan cemaatin gözlerinde, kültürel bir yok oluşun getirdiği o derin ve çaresiz hüznü okuyorum.
Meydanda akıp giden arabalar ve insanlar, modernitenin o içi boş, insanı fıtratından koparan sahte koşuşturmacasına çoktan uyum sağlamış; ecdadın mirasının hemen dibinde, ithal bir yaşam kültürünün figüranlarına dönüşmüş durumdalar. Sokaklardaki bu gürültülü hareketliliğin geçmişin bereketi değil, modern zamanın insanı kendine ve toprağına yabancılaştıran ezici hızı olduğunu ne zaman fark edeceğiz bilemiyorum.
Nihayetinde bu şehirde hayatın, bireysel bir yalnızlığa asla izin vermeyen sıcak ama bir o kadar da denetleyici o eski çemberinin de günden güne kaybolduğunu düşünerek eve doğru teveccüh ediyorum. Gün boyu şahit olduğum kültürel yozlaşmanın neticesi olan bu munkariz gürültü mütemadiyen caddelere yayılırken evlerin pencerelerinden sızan parlak lamba ışıklarının artık korunan bir ruhu değil, sadece eski kuşağın elinde kalan son siperleri aydınlattığını görüyorum.
Dışarıdaki o sahte dünya, toplumsal alanın tüm şubelerini müthiş bir süratle ele geçirirken evlerin içine sızan lamba ışıkları hala o eski ve bozulmamış aile sıcaklığına işaret ediyor gibi görünse de bu durum o pencerelerin arkasındaki yaşlı insanların ömrüyle sınırlı geçici bir avuntudan ibarettir, maalesef.
Selçuklu ve Osmanlı yadigarı Kırşehir’in orta yaşı geçmiş insanları, birbirlerinin hayatlarına bazen fazla müdahale ederek, bazen de en zor anında ilk koşan olarak bu dar coğrafyada son gözetmenler ve son gönül sığınakları olarak kalmaya çalışıyorlar, çünkü Kırşehir halkı, fıtratındaki o samimi ve kadim kültürü artık sadece son kuşak üzerinden ve kısmen yaşatabilmektedir.
Üzülerek ifade etmek isterim ki, onların da bu dünyadan göçmesiyle birlikte bu toprakların kadim ruhu yerini bütünüyle yabancı, ithal ve mekanik bir toplumsal yapıya bırakacak, toplumda nesiller arası kuşak farkından değil başka başka toplumlardan bahsedilen bir problemle yüzleşmek zorunda kalacağız.