Allah’a iman dinin temelini teşkil eder. Dini kaideler, esaslar, gerek mücmelen gerekse tafsilen, bu temelin üzerine bina edilmiştir. Allah’a iman hususunda yanlış algılar ve yanlış tasavvurlar, yanlış bilgiler Rabbimizin bizden istediği gibi bir inanç edinmemize mani olur. Binaenaleyh; nasıl bir Allah inancına sahip olduğumuz Resulün getirdiği vahiyden öğrenilir. Herkes kendi tanrı inancını yaşadığı tecrübe üzerine bina edemez; böyle yaparsa kendi heva, heves ve kuruntularını tanrı edinmiş olur. Tanrıyı doğru tanımak için önce semavi bilgiye ve irşada ihtiyacımız olduğunu bilmek icap eder. Sahih malumat üzerine inşa edilen Allah inancı kişinin hayat serüveni içinde bazı deneyimlerle kısmi farklılaşmalara uğrasa da umum manada aynı inançtaki kişilerin Tanrı tasavvuru örtüşür. Hülasa edersek; sahih Allah inancı peygamberimizin tebliğ ettiği vahiyle bize talim ettiği gibidir. Mikyas budur.

Felsefecilerin yaptığı gibi sadece akıl yürütme ile ulaşılacak bir tanrı inancı kişinin vehimlerini tanrı statüsünde görmesi sonucunu doğurur. Nitekim eski Yunan filozoflarının tanrı ve tanrının işleri konusundaki tasavvurları birbirinden çok farklıdır. Filozofların akıl yürütme ve düşünceyle ulaştıkları tanrı algısı hakikat karşısında bir değer ifade etmez. Çoğunluğu şu ayeti kerimede ikaz edilen konularla alakalıdır. Bakara suresinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“ Şeytan size ,ancak, kötülüğü, fuhşiyyatı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”

Ahirete bakan veçhesiyle sahih iman kökü toprakta iyice karar kılmış, dalları ise göğe doğru uzamış, yaprakları yemyeşil, gümrah, meyveli bir ağaca benzer. Sağanak yağışla iki kat ürün verir. Hiç yağmur yağmasa bile ürün verir; çünkü kökü çok sağlamdır. Kendisini sağlam kökleri vasıtasıyla besleyebilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de kelimeyi tevhid bir ağaca benzetilmektedir. “Allah’ın güzel bir kelimeyi nasıl misal verdiğini görmedin mi? O, Kökü sağlam, dalları göğe doğru uzamış güzel bir ağaca benzer”.

Allah’a imanın zorunlu bir neticesi olarak ahiret bilincinden de söz etmek gerekir. Ahirete inanç, Kuran’ı Kerim’de Allah’a iman etmek ile birlikte varid olmaktadır. Ahiret inancının hakikati de ancak vahyin belirttiği ve peygamberimizin tebyin ettiği şekilde anlaşılabilir. Kuran’da şöyle haber verilmektedir: “ Kendisini tezkiye eden kurtulmuştur. Çünkü o, Rabbinin ismini zikretti ve namazı ikame etti. Siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz, hâlbuki ahiret hayatı daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”

Tövbe, zikir, tefekkür ve gözyaşıyla temizlenen, maddi-manevi varlığından infak ederek Allah’a yakınlaşmaya çalışan kişinin yaptığı gibi yapmak yakışır Müminlere. Çünkü Rabbinin ismini zikretti; yani hayatının merkezine koydu, hayatını onun rızasını kazanmak üzere kurguladı. En büyük kariyer planı Rabbinin hoşnutluğunu kazanacak bir iman, ahlak ve amel işlemeye odaklanmıştı. Kerim olan Allah’ın va’di ve vaidini nazarı itibara almadan cahil, gafil ve nankörce bir yaşam süren kişi, dünya hayatının içinde kaybolmuştur. Bütün gayesi, çabası fani dünyaya matuftur. Ne yapacaksa burayı kazanmak içindir. Hâlbuki Rabbinin kelamına kulak verenler için ahiret hayatı ödül bakımından dünya hayatıyla kıyaslanamaz bile.60-70 yıllık ve çoğu da meşakkatler içinde, mutsuz, huzursuz, hastalıklarla geçirilen deni bir hayat asıl yurdumuz olamaz. Baki olan bir ebedi hayat bizi beklemektedir. Üstelik de bu gerçeği bizim kabul etmemiz ve kabul etmememizle de değişmez.

Ontolojik varlığının sebebini vahiyden öğrenen, ahireti kazanma şuuru olan bir Mümin, orada geçer akçe ne ise onu biriktirme peşinde olur. Yüce Rabbimiz ahiret pazarında kıymetli olan amelleri Beled ve Fecr surelerinde şöyle haber veriyor: “Hayır, siz yetime ikram etmiyorsunuz. Miskini doyurmayı teşvik de etmiyorsunuz. Miras malını biriktirerek yemeyi seviyorsunuz.” ( Fecr:17-24).

“Sarp yokuşu aşmaya girişmedi. Sarp yokuşun(akabe) ne olduğunu bilir misin? Bir köleyi azad etmektir. Veya kıtlık günlerinde akrabası olan yetimi ya da çaresiz kalmış bir yoksulu doyurmaktır. Sonra da birbirlerine sabrı tavsiye eden, merhameti öğütleyen kişilerden olmaktır” (Beled:11-17).

Allah’a imanın takviyesi infakla kolaylaşır. Bu inancın etrafını muhat hale getirmek için secdeye ayrı bir ehemmiyet vermek zaruridir. Resulullah şöyle buyurmuştur: “Kulun Rabbine en yakın olduğu yer secde halidir. Öyleyse secdelerinizi çoğaltın”. Aynı konuyla ilgili olarak Alak suresinde şöyle buyurulur: “Sakın ona(inkârcıya) itaat etme. Rabbine secde et ve ona yaklaş”.

Dini sadece Allah’a has kılmak, namazı ikame etmek, zekâtı vermek, diğer infak türlerini de hayatımızda canlı tutmak ihlaslı, muttaki bir Mümin olmanın sıfatlarındandır. Beyyine suresinde bu hususla alakalı ayetlerde şöyle söylenmektedir: “ Onlar, Dini sadece Allah’a has kılmak, namazı ikame etmek ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emr olunmamışlardı. İşte hakiki din budur”. Bu vasıflara yakini bir iman, salih ameller, hakkı tavsiye ve sabrı tavsiyeyi de ekleyebiliriz.

Yüce Allah sahih ve yakini bir imanı kalbimize koysun ve onu bizim için süslesin ;bu imanın meyveleri olan salih ameller işlemeyi de sevdirsin.