LONDRA GEÇMİŞLE GELECEĞİN

Abone Ol

Aynı Sokakta Yürüdüğü Şehir
Bir ay süreyle İngiltere’de, özellikle Londra’da bulunma fırsatı buldum. Bu yolculuğun temel nedeni kızımın mezuniyet törenine katılmaktı; ancak Londra bana yalnızca bir mezuniyet heyecanı değil, aynı zamanda insanlık, kültür ve şehircilik üzerine derin gözlemler kazandırdı.
Londra, dünyanın adeta küçük bir özeti gibi.
Yeryüzünde hangi kıta, hangi millet, hangi inanç varsa hepsine burada rastlamak mümkün.
Hangi milletten olursan ol yalnız İngiltere’de İngiliz olacaksını koymuş.
Hindistan’dan Afrika’ya, Orta Doğu’dan Uzak Doğu’ya Amerika dan, Avusturalya’ya kadar sayısız kültür kendi kimliğini koruyarak bu şehirde yaşam bulmuş.
İnsanlar kendi dillerini konuşuyor, kendi kıyafetlerini giyiyor, kendi inançlarını özgürce yaşıyor.
Kendi aranda dili,dini yaşayacaksın yalnız İngiliz kanunlarını uyacaksın diyor.
Bu çeşitlilik gettolaşma eleştirilerine rağmen Londra’da büyük ölçüde bir düzen ve karşılıklı kabulle varlığını sürdürüyor.
Sokakta yürürken siyahı, beyazı, sarısı; çekik gözlüsü, Arap yüzlüsü, Avrupalısı yan yana.
Kimse kimseye yabancı değil.
Bu durum, Londra’yı yalnızca bir başkent değil, aynı zamanda küresel bir yaşam alanı hâline getiriyor.
Ancak Londra’yı asıl farklı kılan, bu kültürel çeşitliliği kendi tarihsel kimliğini kaybetmeden yaşatabilmesi.
Şehir, Londra kültürünü korumayı başarmış.
Yüzyıllık yapılarla modern mimari iç içe.
Bir sokakta Orta Çağ’dan kalma bir yapı görürken, birkaç adım ötede çağdaş bir mimari örneğiyle karşılaşabiliyorsunuz.
Geçmiş ve gelecek aynı şehirde, aynı anda nefes alıyor.
Parkları, köprüleri, müzeleri ve tarihi yapılarıyla Londra, yaşayan bir tarih kitabı gibi.
Thames Nehri boyunca uzanan köprüler, yalnızca ulaşımı değil, estetiği de taşıyor.
Şehrin parkları ise başlı başına birer doğa mirası.
İnsanlar iş çıkışı bu parklarda dinleniyor, spor yapıyor, kitap okuyor.
Doğa şehirden dışlanmamış; aksine şehrin merkezine yerleştirilmiş.
Krallık geleneği hâlâ yaşatılıyor. Monarşi, sembolik yönüyle toplumda bir denge unsuru gibi dururken, yönetimin ağırlığı Avam Kamarası’nda hissediliyor.
Bu da devlet geleneği ile demokratik işleyişin bir arada yürütülebildiğini gösteriyor. Kurumlar işliyor, kurallar uygulanıyor ve sistem kendini ciddiyetle koruyor.
Altyapı ve üstyapı açısından Londra bizim seçildim diyenlere örnek alınabilecek bir şehir.
Ulaşım sistemi son derece düzenli. Metro ve otobüs ağı şehrin her noktasına ulaşımı mümkün kılıyor. Toplu taşıma, bireysel araç kullanımını azaltacak şekilde planlanmış.
Trafik karmaşası yok denecek kadar az; çünkü sistem insanı toplu taşımaya yönlendiriyor.
Saatler, duraklar, hatlar net. Disiplinli ama boğucu değil.
Bir ay boyunca Londra’da şunu net olarak hissettim:
Bu şehir plansız büyümemiş.
Her adımı düşünülmüş, her taşın altına bir akıl konulmuş.
Londra yalnızca büyük bir şehir değil; nasıl büyük olunabileceğinin de bir örneği.
Sonuç olarak Londra, farklılıklarıyla barışık, tarihine saygılı, geleceğe hazırlıklı bir şehir.
Herkesin kendinden bir parça bulabileceği ama aynı zamanda başkasına da alan açmak zorunda olduğu bir yer.
Belki de Londra’yı “farklı” yapan tam olarak budur.
Evet, Londra gerçekten farklı bir şehir.
Dünyayı sömüren Londara kendi mutluğunun zirvesinde bir şehir.
Bu yüzden mesele Londra’yı övmek değil.
Mesele, neden bizim de böyle şehirlerimiz olmasın sorusunu artık yüksek sesle sormaktır.