KUZU PARASI (2)

Abone Ol

Adamlar oradan ayrılırken içine düşen o kurt amansız bir şüpheye dönüşür zamanın geçmesiyle. Dedem, Mucur pazarının tozlu meydanında telaşla aranmaya başlar. Hayvan pazarinın her yerine, çevre dükkanlara, oradan Hicret Camisi’nin arkasındaki o dar ara sokaklara bile tek tek bakar. Gözleri çaresizce o iki yabancıyı arar ama kimse yoktur. Kandırıldığını, o çok değer verdiği kutsalların birer hırsızlık perdesi yapıldığını anlar anlamasına fakat ne fayda. Ati alan Üsküdar'ı çoktan geçmiştir...

O esnada babam da çarşıdaki işlerini bitirip dedemin yanına doğru gelir. Uzaktan bakınca kuzuların hepsinin satıldığını görüp sevinir önce. Fakat yaklaştikça dedemin yüzünün adeta kapkara kesildiğini, bir tatsızlık olduğunu anlar. Dedem bir taşın üstüne çökmüş, derin bir düşünce içinde, dudakları kıpır kipir, uğradıği ihanetin ve hileye kurban giden temiz kalbinin sızısıyla kendi kendine hayıflanıp durmaktadır. Hafif bir sesle “Oğlum, beni çarptılar. Gitti kuzu parası.” diyebilir.

O gün Mucur pazarında dolandıricilar sadece 2.000 lirayı değil; insanoğlunun birbirine olan güvenini de çalmışlardır. Fakat dedemle babamın o gün sergilediği duruş, yıllar sonra ben çocukken babamla düve pazarında aldatıldığımızda bize yol gösterecek olan o asil ve sarsilmaz Anadolu tevekkülünün ilk tohumudur esasında...

Akşamın alacakaranlığı Kırlangıç Dağı'nın dik yamaçlarına çökerken, baba ile oğul,sabah neşeyle yürüdükleri o dağ yolunu bu kez omuzlarında dünyanın en ağır yükü varmış gibi yorgun adımlarla adımlarlar. Mucur pazarının tozu toprağı üzerlerine sinmiş, dolandırıcilarin hilesiyle sarsılan o temiz yüreklerin sızısı, bastıkları her taşta yankılanır olmuştur. Köyün ışıklarıuzaktan birer birer belirdiğinde, Abidin dedemin adımları iyice yavaşlar, " Ben şimdi evdekilere ne derim!" diyerek göğsündeki o daralmanın her nefeste canını daha çok yaktığını hisseder.Evin hayatına varmadan hemen önce durur. Bakışlarını toprağa düşürüp oğlunun omzuna elini koyar ve sesindeki o mahcup, kırılgan tınıyla adeta " Anan duymasın oğlum!" şeklinde fisildar. Eve girer girmez de anneme ürkek bir mahcubiyetle diker yeşil gözlerini. Yaşadığı hazîn ve müstehza olayın sağa sola duyurulmamasını sıkı sıkıya tembihler: "Aman gelinim, başımıza kötü bir iş geldi. Kuzu parasının bir kısmını dolandırıcılara kaptırdık. Kurbanın olayım kaynananın diline düşürme beni. Söyleme bu olayı sakın... Yoksa diliyle öldürür bizi,evimizin bütün tadı tuzu kaçar, huzurumuz kalmaz..."

Ne var ki, sir dediğin bazen taşınamayacak kadar ağır bir kor olur; ya pazardan dönen köylülerin fisıltıları rüzgârla eve taşınmıştır ya da babam o ezici yükün altında daha fazla ezilmeyip bir anlık zaafla ifşa etmiştir sırrı. Nihayetinde, ömrü boyunca ne firtinalar atlatmiş,görmüş geçirmiş o umur görmüş ebem, hadiseyi en ince ayrintisina kadar öğrenir. Fakat

beklendiği gibi ne bir çığırtkanlık yapar ne de açıktan ayıplar .Kocasının günlerdir bir köşede sessizce oturuşunu, uzaklara dalıp giden o donuk gözlerini ve içini kemiren o derin, dilsiz huzursuzluğunu gördükçe susar; büyüklük gösterip tek bir kelime dahi etmez..Sadece bir gün dedem odasının kapısından çıkarken tepeden aşağıya süzerek bakar ki bu bakış her şeyi anlatmaya kafidir aslında.

Esasinda Abiddin dedem de uğradığı bu haksızlığı çoktan Allah'a havale eder.O asil ve sarsılmaz Anadolu tevekkülüyle günlük rutin yaşantısına aynen devam eder. Kimseye yük olmayan, dünyalık geçimliklere tamah etmeyen o musaffa ruh, sadece iç dünyasında, iyiliğin suiistimal edilmesinden kaynaklanan dilsiz ve mahzun bir kırgınlık taşır.

Bu mezkûr vakadan bir buçuk yıl sonra, öteden beri mustarip olduğu mide ülseri rahatsızlığı neticesinde eceliyle vefat eden Abidin dedem, arkasında parayla pulla ölçülemeyecek bir vakar ve tertemiz bir isim bırakarak bu yalan dünyadan göçüip gider.

Takvimler 1991 yılını gösterdiğinde bu kez sira bana gelmişti. Adanalı Bülent’e kaptırdığim on altı vagon saman, o hilekâr ellerin sepetine kendi ellerimle doldurduğum o taze ,sarı parmak üzümleri ve nihayetinde Mucur sokaklarında karşılaştığım an benden köşe bucak kaçan yaşlı annesi... Karşımda suçluluğun ve utancın ağırlığıyla ezilen o kadını gördüğümde, ne bir kelam ettim ne de sitemde bulundum; onun adına utanıp başımı öne eğmekten başka bir şey yapamamiştim.

Tipki 1974'te Abidin dedemin Mucur pazarındaki hali, tipkı bundan beş sene sonra babamla Emine Hatun Camisi'nin avlusunda "Nasil oyuna getirdik ama!" diyen dalaverecilerin karşısında duruşumuz gibi, ben de o yaşlı ,pejmürde giyimli kadını görünce sessizliğe bürünmüştüm. "Bütün haklar bu fani dünyada alınmaz ki..." diyerek başladığım o iç muhasebem, zaman geçtikçe yerini dedemden ve babamdan miras kalan o sarsilmaz Anadolu tevekkülüne bırakmıştı. İçimnde büyüttüğüm o dilsiz kırgınlık, nihayetinde şu teslimiyetle nihayete erdi: "Şayet çok muhtaç olduğu için yaptıysa hakkimı helal ediyorum. Allah’ın kıyamet günü beni affetmesi her şeye bedel..."

Bu ibretamiz üç hadise, zamanın eskitemediği o sarsılmaz hakikati kalbime bir mühür gibi kazıdı. Bir hayat mebdei, bir nesil mirası olan hikmet odur ki:

"Dünya ne kadar kirli, insanlar ne kadar hilekâr olursa olsun; haksızlığa uğradığında bile ruhun o berrak pinarini bulandirmayacaksın.Iç dünyanı her daim tertemiz ve lekesiz tutacaksin.Mazlum konumuna düşsen dahi, öfkenin esiri olup asla zulmetmeyeceksin.Çünkü şu fani hayatta rütbeler, mallar ve mülkler gelip geçer; fakat insani insan yapan, onu firtinalar karşısında ayakta tutan asıl öz, her ne pahasina olursa olsun kaybetmemesi gereken o sarsılmaz ahlaki duruşu ve ahirete olan kat'i inancidir..."