Bir zamanlar “Yeşil Kırşehir” diye anılan Ahi Şehri, bugün devasa bir beton tarlasına dönüşmüş durumda.
Nerede o eski Kırşehir?
Kılıç özü Çayı’nın çevresindeki yemyeşil bağlar, bahçeler, cevizler, kayısılar, kirazlar, elmalar, ayvalar…
Çayın kenarını süsleyen söğütler, göğe uzanan kavaklar…
Dinek bağ, Öz bağ, Maşa Deresi, Bağ başı, Çukur çayır, Hırla, Taşlık, Karabacak, Âşık paşa, kındam, Gölhisar, Çay Değirmeni…
Hepsi Kırşehir’in hafızasında kaldı.
Dinek bağ ve Kındam bağları, adından da anlaşılacağı gibi bağların, bahçelerin, yeşilin olduğu yerlerdi.
Bahçeli iki katlı ahşap konaklarımız vardı.
Bülbüllerin öttüğü, kuşların cıvıldadığı, insanların bağ evlerine gidip yazı geçirdiği günler vardı.
Bağ evleri vardı.
Elmalıklar, üzüm bağları, ceviz ağaçları, badem dalları.
Toprak vardı.
Dut ağacının serinliği vardı.
Komşuluk vardı.
Şimdi ise çoğunun yerinde beton var.
Şehir elbette büyüyecek.
İnsanlar ev yapacak, yollar yapılacak, yeni mahalleler kurulacak.
Buna kimsenin itirazı yok.
İtirazımız gelişmeye değil, gelişme adı altında şehrin ruhunun yok edilmesine.
Bugün Kırşehir’de geçmişten kalan kaç tane tarihi konak, bağ evi, bağ, bahçe gösterebiliriz?
Tarihi camilerin dışında, geçmiş Kırşehir’i gelecek kuşaklara anlatabilecek kaç yapımız kaldı?
Asıl mesele burada.
Çünkü bir şehri sadece binalar oluşturmaz.
Şehir; ağacıyla, toprağıyla, suyuyla, tarihiyle, mahallesiyle ve insanıyla şehirdir.
Biz ise yıllar içerisinde konakları yıktık, ağacı kestik, bağı böldük, bahçeyi imara açtık, toprağın üzerine beton döktük.
Sonra da adına “modern şehir” dedik.
Oysa beton sadece toprağı değil, insanı da sıkıştırıyor.
Eski fotoğraflara baktığımızda içimizi kaplayan o garip hüzün, sadece geçmişi özlemek değil.
İnsan yerinden edilmedi ama yeri yok edildi.
Çocukluğumuzun sokakları aynı yerde duruyor ama artık aynı sokaklar değil.
Konaklar yok.
Ceviz ağaçları, üzüm asmaları, Ağaç yok.
Bahçe, bağ yok.
Toprak yok.
Nefes alacak alan giderek azalıyor.
İnsan doğadan uzaklaştıkça ruhu da yoruluyor.
Ağaçların gölgesinin yerini betonun sıcaklığı aldıkça şehir sadece ısınmıyor, insan da geriliyor.
Sokaktaki öfkenin, trafikteki tahammülsüzlüğün, birbirimize karşı sabırsızlığımızın birçok nedeni var.
Ama yaşadığımız çevrenin ruh halimizi etkilediğini de unutmamak gerekiyor.
Peki, bütün bunların sorumlusu kim?
Elbette hepimizin sorumluluğu var.
Ama şehri planlayanların, imar kararlarını verenlerin, belediyeyi yöneten seçilmişlerin sorumluluğu daha büyük.
Çünkü belediye başkanlığı sadece bugünü yönetmek değildir.
Geleceğin Kırşehir’ini emanet almaktır.
Bugün verilen bir imar kararının yanlışlığını belki yarın o koltukta oturan görmeyecek.
Ama çocuklarımız görecek.
Kesilen ağacı geri dikmek kolay değil.
Yok, edilen bağı yeniden oluşturmak hiç kolay değil.
Kaybolan şehir hafızasını geri getirmek ise mümkün değil.
Kırşehir’in gelişmesine karşı değiliz.
Ama gelişmişlik, her boş alana bina dikmek değildir.
Bir şehrin zenginliği betonunun çokluğu ile değil, insanına bıraktığı nefes alanıyla ölçülür.
Biz eski yeşil Kırşehir’i özlerken aslında sadece ağaçları özlemiyoruz.
O ağacın altındaki huzuru, toprağın kokusunu, bağların serinliğini, çocukluğumuzu ve kaybolan aidiyet duygumuzu özlüyoruz.
Bugün betonlar yükseliyor.
Ama beton yükseldikçe başka bir şey küçülüyor:
Kırşehir’in ruhu…
Ve artık kendimize şu soruyu sormalıyız Çocuklarımıza daha fazla beton mu bırakacağız, yoksa nefes alabilecekleri bir Kırşehir mi?
Çünkü bir şehri betonlaştırmak kolaydır.
Asıl marifet, o şehri insanıyla birlikte yaşatabilmektir.