HERKES ŞİKÂYETÇİ, KİMSE SUÇLU DEĞİL

Abone Ol

Hayatımızın hemen her alanında bir çürüme yaşanıyor.
Bir araya geldiğimizde hep aynı cümleleri kuruyoruz: "Bu ülke neden düzelmiyor?", "Neden adalet yok?", "Neden liyakat işlemiyor?"
Peki, hiç dönüp kendimize bakıyor muyuz?
Liyakat istiyoruz ama devlet kurumlarında işe girmek için önce siyasi referans arıyoruz. Siyaset, partilisine göre şekilleniyor; bürokrasi ise adamına göre atanıyor.
Bir kamu kurumuna gidiyorsunuz, işiniz çoğu zaman tanıdığınıza göre yürüyor. Çarşıda pazarda fiyat müşteriye göre değişiyor. Aynı ürün, aynı dükkânda iki farklı kişiye iki farklı fiyata satılıyor.
Bir usta çağırıyorsunuz; yapmadığı işi yapmış gibi gösteriyor. Dost sandığınız kişi size yardım ediyor zannediyorsunuz, meğer komisyon hesabı yapıyormuş.
Trafikte kurallara uyan "enayi" yerine konuyor.
Sırasını bekleyen "saf" görülüyor. Kurumlarda ahlakı ve dürüstlüğü savunanlar küçümseniyor. Kamu malını talan edenlere ise çoğu zaman göz yumuluyor.
Herkes kendi hakkını istiyor ama başkasının hakkını yemeyi normal karşılıyor.
Sonra dönüp bütün suçu yalnızca devlete ve kurumlara yüklüyoruz.
İşimize geldiğinde Avrupa'yı örnek gösteriyoruz, işimize gelmeyince kendi alışkanlıklarımıza dönüyoruz.
Oysa birçok Avrupa ülkesinde müdür de sıraya girer, işçi de. Seçilmiş insanlar makamlarını gösteriş aracı yapmaz. Devletin makamı hizmet içindir, üstünlük göstergesi değildir.
Bizde ise ne yazık ki birçok kişi makamını millete hizmet için değil, çevresine güç göstermek için kullanıyor. Korumalar, protokoller, gösterişli makam araçları... Hizmetten çok görüntü konuşuluyor.
Bir yandan banka kartlarıyla lüks bir hayat yaşamaya çalışıyor, diğer yandan da "geçinemiyoruz" diye şikâyet ediyoruz.
Evet...
Ülkede dar gelirli zor durumda.
Emekli geçim sıkıntısıyla mücadele ediyor.
Asgari ücretli ay sonunu getiremiyor.
Ekonomide ciddi sorunlar var.
Bunları inkâr etmek mümkün değil.
Ama bütün suçu sadece yöneticilere yüklemek de bizi gerçeklerden uzaklaştırır.
Çünkü bu düzeni oluşturan da, yaşatan da toplumun kendisidir.
İşini eksik yapan biziz.
Torpil isteyen biziz.
Vergi kaçırmaya çalışan biziz.
Çevreyi kirleten, kuralları çiğneyen, fırsatını bulunca kul hakkı yiyen de yine biziz.
Seçim zamanı alkışladığımız insanlara, seçimden sonra "çalıyor" demek kolaydır.
Asıl soru şudur:
Yanlış yapanları seçen kim?
Onlara sessiz kalan kim?
Haksızlığa göz yuman kim?
Yetimin, mazlumun ve yoksulun hakkını gasp eden kim?
Komşusunu, akrabasını, müşterisini fırsat olarak gören kim?
En modern hastaneleri de yapsanız, doktor görevini vicdanıyla yapmıyorsa başarı gelmez.
En geniş yolları da inşa etseniz, sürücü kurallara uymuyorsa kazalar bitmez.
En büyük fabrikaları da kursanız, işveren işçinin hakkını vermiyorsa adalet sağlanamaz.
Çünkü bir ülke betonla değil, insan kalitesiyle yükselir.
Vatan sevgisi sadece bayrak paylaşmakla, ezan sevgisi sadece slogan atmakla, din sevgisi ise sadece Kur'an'ı el üstünde taşımakla olmaz.
Memleketi sevmek; Kur'an'ın ahlakını hayatına taşımaktır.
Dürüst olmaktır.
Emanete sahip çıkmaktır.
Kul hakkından korkmaktır.
İşini hakkıyla yapmaktır.
Vicdanını makamın, paranın ve çıkarın önüne koyabilmektir.
Toplum değişmeden Türkiye değişmez.
Çünkü sorun sadece ekonomi değildir.
Sorun sadece siyaset değildir.
Sorun sadece yöneticiler değildir.
Asıl sorun, zihniyet meselesidir.
Ne güzel söylemiş atalarımız:
"Nasılsanız, öyle idare edilirsiniz."
Belki de değişmesi gereken ilk yer; Ankara değil, aynaya baktığımız yüzdür.