Günümüz dünyasında her şeyden biraz olduk ama bir tek kendimiz olmayı beceremedik.
Modern zamanın getirdiği o amansız hız ve gürültü içinde, ruhumuzun inceliklerini birer birer kaybediyoruz.
Ne yazık ki artık hiçbir şeye tahammül edemeyen, herkesi kendi dar kalıplarına göre tartmaya çalışan, yorgun ve tahammülsüz bir topluma dönüştük.
Herkesin elinde bir kantar, herkesin dilinde bir hüküm cümlesi.
Sokakta, sosyal medyada, dost meclislerinde bir infaz memuru edasıyla dolaşıyoruz.
Siz kimsiniz ki kendinizi hesap soran makamına koyuyor, insanların gıyabında fırtınalar koparıyorsunuz?
Kimin ne olduğunu, hangi kalbin hangi derin yara ile nefes aldığını biz nereden bilebiliriz?
Görünenin ötesinde, her insanın kendine has bir imtihanı, her yüreğin kimseye açamadığı bir sızısı vardır.
Bu sızıyı bilmeden, o yolu yürümeden, o yükü omuzlamadan hüküm dağıtmak, ne vicdanın terazisine sığar ne de edebin süzgecinden geçer.
Hele ki düzgün bir insanın ardından hoyratça konuşmak, sadece o insana değil, aslında insanlığın ortak onuruna indirilmiş bir darbedir.
Aslolan başkasının eksiğini aramak değil, kendi kusurunu örtmek için gece gündüz çalışmaktır.
En büyük ahlak, bilmediğin şey karşısında susup 'Edep ya Hu' diyebilmektir.
En büyük insanlık, dilini tutabilmektir.
Dil, kalbin aynasıdır, eğer dilimizden zehir akıyorsa, kalbimizdeki şifadan söz edemeyiz.
İnsanları yargılamayı bırakıp, onları anlamaya, en azından anlamıyorsak bile susmaya gayret etmeliyiz. Unutmayalım ki, başkaları hakkında verdiğimiz her hüküm, aslında bizim kendi iç dünyamızın bir itirafıdır.
Gelin, bu hoyrat çağa inat, sükutun asaletine sığınalım. Bilmediğimiz hayatlar üzerine ahkam kesmek yerine, kendi nefsimizin hesabına düşelim.
Nihai hükmü verecek olan sadece O’dur.
Bize düşen ise edeptir.