Dil, bir milletin hafızası; şive ve ağızlar ise o hafızanın en samimi, en renkli köşeleridir. Kırşehir’imiz, asırlardır bozlağıyla, Abdal kültürüyle ve Oğuz-Türkmen boylarının saf mirasıyla Türkçenin adeta can damarı olmuştur. Bugün, sosyal medyada ve eski toprakların dilinde yankılanan, yabancı kelimelerin istilasına uğramamış o "Öz Türkçe" kelimelerle örülü bir ananın, bir Yörük kadınının hikayesi görenleri hem duygulandırıyor hem de geçmişe götürüyor.
İşte Kırşehir köylerinde, pınarların başında, ocak önünde büyüyenlerin iliklerine kadar hissedeceği, her satırı ayrı bir sözlük niteliğindeki o muazzam kültür portresi:
Ak Benizli Bir Yörük Anası: Cibindirikten Pinnike Bozkır Hayatı
O, ak benizli bir kadındı. Yazın sivrisinek ve tatarcık yani "yakağan" çok olduğundan, tül cibinlikten bozma "cibindirik"te yatardı. Er yatar, er kalkardı; daha üstüne gün doğmamıştı. Ramazan’da sahur ekmeğini, yani "er ekmeğini" yedi mi bir daha uyumazdı. Sümerbank bezinden kendi eliyle diktiği "dolama"sını beline dolar, sabahın serinliğinde "delme" yeleğini sırtından eksik etmezdi. İçinde ak pamuklu "göynek" olurdu. Başındaki beyaz tülbendi yani "ak yağlığını" bağlar, gök renkli "çeki" bağını alnına çekerdi. Bir yere misafirliğe giderken büyük çarşafını, "bürgü"sünü bürünürdü.
Emeği hiç bitmezdi; delinen örgü çorabını ilmek ilmek yamar, yani "gözerdi". Naylon ayakkabıları çok yürümekten aşınmış, "yoraklıydı". Evin önündeki "örtme" sundurmasında duran kuzuları salar, neşeyle koşuştuklarını görünce "çenikmişler (delirmiş gibi coşmuşlar) bunlar" diye severdi. Kuzuların kapatıldığı "kuzuluğun kapısalığını (kapı kasasını)" sağlam bağlardı; yoksa kuzular dağdan gelen analarıyla zamansız emişir, buğday tarlasına dalarlarsa tenelenirler, yani ekinlerin tanelerini yiyip hastalanırlardı.
Yunak Taşından Aşanesine Alın Teri
Yaz günü inekleri "gövelek" (büvelek sineği) tutar, hayvanlar delirecek gibi kaçardı. Bu yüzden buzağının bağlandığı kalın örgü ipi, yani "örme"si kendi ellerinin ürünüydü. Çeşme kenarında yün yıkar, çulunu ahşap "tokuçla" döverdi. Çamaşır yıkanan ortak alan olan "yunak"ta çocuklarını çimdirir, yunak taşında "sırtlarını sırkıtırdı (suyunu süzdürürdü)".
Evi titizlikle yönetirdi. Odayı havalandırmak için kapıyı "govşaltır (aralar)", pencerenin bir kanadını, yani "çenedini" hafifçe "kıynatırdı (eğik açardı)". Bahçede "gurk tavuğu gurka yatar", altından kümesin neşesi "cibi" (civciv) çıkarırdı. Akşam olunca tavuklar "pinnik"e (kümes) tünerdi. Bazen kümes hayvanı hastalığı yani "gıran" gelir, tavukları kırılırdı. O zaman dertlenir; "Gene dama, gece öten kuşlar, 'ötüğünler' konan 'guggulumavık'ın (baykuşun) uğursuzluğu bu" derdi. Nazardan korkar, duvara gök boncuk asardı ki "göz değmesin". Cesur insana "karagözlü", korkağa "akgözlü", durmadan şaşırıp kalana ise "gökgözlü" derdi. Çok renkliye "ala", desensize "yoz", toprak rengine "boz" demek onun dilinin kuralıydı.
Haranide Pişen Aş, Okuntu ile Gelen Düğün
Halı ve kilim için dokuma tezgahına "çezgi çezerdi". Kirmen ile yün eğirir, ipleri birbirine bağlar, yani ip "koşardı". Saçları arkasında hep bağlı iki tane örgü, yani "belik" olurdu. Kışın üşüdü mü "boynu, çiyni (omzu), döşü (göğsü)" ağrır, "böğrü"ne sancı girerdi. Ama şifacıydı; teyzesinden el almıştı, göbeği düşenin göbeğini kaldırır, kuyruk sokumu batanın kuyruğunu doğrulturdu.
Onun lügatinde kalının karşıtı "yuka", ağırbaşlı olmayanın adı "yeynicek" idi. Yeni evlenene "yeni yaka" derdi. Güçlü toparlak çocuğa "tosun" ya da "toklu", zayıf kıza "çebiç", güzel kıza ise "beserek" veya "celfin" derdi. Yemekleri büyük bakır tencerede, yani "harani"de pişer, toprak "çanak"ta yenirdi. "Ölemeç, bulamaç, ovmaç" pişirir, ayrana yufka doğrayıp "doğramaç" yapardı. Bulgur elerken içindeki küçük taşları "ürtler (seçerdi)". Düğün davetiyesine "okuntu" der, kendi okuma yazması olmadığı için "okusunun olmadığını" söylerdi.
Kocası "yörev" (esaslı, kurallı) bir adamdı, kızdı mı gözleri "pertlerdi (büyürdü)". Ama anamız kimseye "çelermezdi" (yüz germezdi). Çerçiden arpa buğday karşılığı kırıntı boncuk alır, aldatıldığını anlayınca "Üttü (üttü/kumar gibi üttü) beni çerçi" diye söylenirdi. Akşam yemeğini mutfakta, yani "aşane"de, küçük tenceresinde (guşane) pişirir, hamur yoğurur, sac üstüne "ekmek atardı". Ekmeğin serildiği dokuma kilim ise onun göz nuru "itesi"ydi...