İnsanoğlunun dünyaya ve onun cazibesine bu kadar bağlandığı bir zaman dilimi, bütün insanlık tarihi boyunca herhâlde hiç olmamıştır.
Maşallah, camilerimiz süsten yana pek zengin... En güzel çinilerle süslenmiş duvarlar, hat sanatının zirvesi olan ayetlerin yazılı olduğu tablolar, Aşere-i Mübeşşere’den bazı sahabilerin isimlerinin yer aldığı levhalar; hatta duvarlarda cennet manzaralarını hatırlatan tabiat tasvirleri, şırıl şırıl akan ırmaklar vesaire...
Peki, camilerimiz kendisini ihya edecek müminler bakımından da zengin mi?Üç beş kişilik cemaatle eda edilen namazlar, mescitlerimizin garipliğini yüzümüze haykırmıyor mu? Muhataplarına ulaşamayan bir ayet olarak kalmadı mı mihraplarımızdaki “Zekeriya her ne zaman mihraba girse…” yazısı?
Sahi; müzeyyen mescitlerin çoğalıp cemaatin azalması, Son Saat'in yaklaştığının bir alameti değil miydi? Bu gerçek katılaşmış kalplerimize tesir eder mi bilmem ama yine de hatırlatmak istiyorum.
Bir vakitler Konya’da, ceddimiz Selçuklu zamanında inşa edilen Alaaddin Tepesi’ndeki Alaaddin Camisi’ni ziyaret etme imkânı bulmuştum. Mihrap o kadar sadeydi ki... Ancak mihrabın bu sadeliğine bakıp da orayı küçük bir cami sanmayasınız. Yüzlerce yıldır şehrin en büyük selatin camilerinden biri olarak kabul edilir.
Selçuklu’da başlayan bu sadelik geleneği, Osmanlı zamanında da devam etmiştir. Dolayısıyla bu camiler, binlerce cemaati alacak bir genişliğe sahiptir. Duvarlarında asılı levhalar yoktur; sadece Bakara suresinden bir ayet, bütün sadeliğiyle durur: “Yüzünü Mescid-i Haram yönüne doğru çevir...” ilahi emri...
Biz Müslümanlar; hayatımızı namaz ve cami merkezli kurma, planlama ve yaşama özelliğimizi kaybedeli çok oldu. Hepimizin, cemaatle namaza devam etmemek için kendince "haklı" bir bahanesi var. Namaz kılmayanlarla alakalı değil bu tespitimiz; onlar için Allah’tan hidayet dilemekten başka çaremiz yok zaten.
Namazın hakkını vererek ikame eden müminler dahi çeşitli mülahazalarla camiyi terk etmiş durumdalar. Kimimiz imamların kıraatini, sesini; kimimiz ahlakını beğenmiyor. Kim bilir, belki de imamın boyunu posunu beğenmeyenimiz bile vardır! Kimimiz işimizi gücümüzü, kimimiz yorgunluğumuzu, kimimiz meşgalemizi, kimimiz mesafeyi, kimimiz de zihnimizden taşan bilgiyi bahane ediyor camiden uzak durmak için...
Bazıları imamları "namaz kıldırma memuru" diye tahkir edince; camiyi de cemaati de cumayı da terk etmenin caiz olduğuna kendince ikna ediyor kendini… Maamafih, günün sonunda Allah’a hesabını verecek olan kendisi değil mi? Elbette hakkıdır(!) İmamların seçimindeki —birkaç istisna hariç— isabetsizlikler ve hatalar da yukarıdaki bagaja yüklenince, ağırlık artık taşınamaz bir hâle geldi. Kur’an ve sünnet bilgisi yetersiz, dış görünüşü ve üslubu bozuk, sesi gayet bet ve kulak tırmalayıcı, diğer insanlara örnek olabilecek vasıflardan yoksun, iletişimde sınıfta kalacak imam namzetlerinin bu duruma uyanması gerekir.
Hayatın dağdağasında camiyi ve cemaati kaybetmiş bir nesiliz biz... Acınası, garip ve cahil bir kuşak... Ezanı kutsarız da niçin okunduğunu, neye çağırdığını kulak ardı ederiz. Güzel sesli müezzinlerin minarelerden yükselen sadaları kalbimizin manevi ritmine dokunur, bizi etkiler ama bir türlü harekete geçirmez, geçiremez.
Hemen yanı başımızda bizi kurtuluşa, namaza davet eden o tevhit çağrısını ıskalarız. Maalesef camiye ve cemaate çağrı, bizim için ertelenebilir, ihmal edilebilir, önemsiz bir musikiden ibaret kalmıştır. Geçen asırdan beri “Yüzünü Mescid-i Haram yönüne doğru çevir..." ilahi emrine nasıl sırt döndüysek, aynı şekilde Yüce Kitabımızı da sadece kutsayıp anlamadan okumayı asıl gaye bellemişiz. Emirlerini terk edip heva ve hevesimize göre bir ömür tüketerek Kur’an-ı Kerim’i metruk bırakmışız.
Halbuki cami, Müslümanın hayatında merkezi bir role sahiptir. Burada mabedin ehemmiyetiyle ilgili ayet ve hadisleri tek tek zikretmeyeceğim. Zira Resulullah’ın ve sahabenin sadece vakit namazlarını değil; husuf, küsuf, teravih gibi nafile namazları dahi mescitlerde ve cemaat hâlinde kıldığını kesin olarak biliyoruz. Üç mezhep imamının farz veya vacip, Hanefilerin de müekked sünnet veya vacip derecesinde ehemmiyetli olduğunda ittifak ettiği cemaatle namaz, 1400 yıldan beri hiç bu kadar önemsiz görülmemişti…
Cemaat ve cami, İslam’ın merkezidir, karargâhıdır; öyle de olmalıdır. Hepimiz çeşitli bahanelerle bu mabetleri terk edersek, kim ihya edecek bu mekânları? Kim taşıyacak aziz İslam’ı nesilden nesile?
Allah aşkına kendimize gelelim. Ömür sermayemiz günden güne tükenmekte... Ömrümüze bir ecel takdir edildiğini unutmuş, nefis atının üstüne binmişiz. Ölmeyecek gibi büyük bir hırsla daldıkça dalmışız dünya hayatına. Ebedi bir hayata açılan ölümle bir randevumuz olduğu hakikatini yitirmiş, heva putuna kul olmuşuz; maalesef bununla da övünüyoruz. Kendimize yazık ettik, ediyoruz…
Bir bahanenin arkasına sığınıp kendimiz gidemiyorsak bile, bari şu yaz tatilini fırsat bilip çocuklarımızın caminin havasını teneffüs etmesini sağlayalım. Açılan yaz kurslarında akranları ile zaman geçirsinler. Küçük dimağlar bu mübarek mekânlarla ünsiyet kurabilirse, atılan tohumlar bir gün mutlaka topraktan sudur edecektir.
Ziya Gökalp’in meşhur şiirine telmihle bitirelim yazımızı: Şüphesiz minareler süngü, kubbeler miğfer, camiler kışlamızdır da o kışlaya hayat verecek Müminler nerede?