Kırşehir’de bazıları var…
İsim vermeye gerek yok.
Herkes ve o kendisinin kim olduğunu biliyor.
Seçildiği gün aynaya bakıp kendini “halkın hizmetkârı” değil, “şehrin sahibi” zannedenler…
Dillerinden düşmeyen tek cümle:
“Ben seçildim.”
Sanki bir başarı hikâyesi…
Sanki bir liyakat nişanı…
Sanki bu milletin oyunu almak, bu millete tepeden bakma hakkı veriyormuş gibi…
Açık konuşalım: Bu bir başarı değil.
Bu bir imtihandır.
Ve görünen o ki, bu imtihanı geçemeyenler var.
Seçildiği gün değişen yüzler var bu şehirde.
Dün aynı masada oturduğun insan, bugün sana uzaktan selam veriyor.
Dün “abi” diyen, bugün yanına yaklaşılmaz biri olmuş.
Dün halkın içindeyken mütevazı olanlar, bugün kibirle yürür hâle gelmiş.
Ne değişti?
Kırşehir mi büyüdü?
Yoksa o koltuğa oturanların egosu mu?
Çünkü ortada büyüyen bir şehir yok…
Ama şişen egolar var.
Bakın etrafınıza…
Şimdi açık konuşalım…
Kırşehir göç veriyor.
Gençler bir bir bu şehirden kopuyor.
Yatırım desen yok denecek kadar az.
Sanayi desen yerinde sayıyor.
Esnaf kan ağlıyor.
Çiftçi zaten kaderine terk edilmiş durumda.
Bütün bunlar ortadayken, Hâlâ “ben seçildim” diye gezmenin bir anlamı var mı?
Ama buna rağmen bazıları hâlâ fotoğraf peşinde, hâlâ protokol peşinde, hâlâ “ben buradayım” derdinde.
Şehrin derdiyle dertlenen kaç kişi var?
Kaç kişi gecesini gündüzüne katıp “bu şehri nasıl ayağa kaldırırım” diye düşünüyor?
Yok…
Ama makam arabası var.
Ama unvan var.
Ama gösteriş var.
Ve en çok da: Boş bir özgüven var.
Şunu artık herkes anlamalı: Seçilmek; Halka rağmen değil, halk için vardır.
Eğer halkın derdi seni rahatsız etmiyorsa, Eğer bu şehrin göç vermesi seni uykusuz bırakmıyorsa, Eğer gençlerin umutsuzluğu seni düşündürmüyorsa…
Kusura bakma ama o koltuk sana ağır gelmiş demektir.
Ve ağır gelen koltuk, bir gün mutlaka sahibini altından alır.
Kırşehir sahipsiz değil.
Bu şehir susar…
Ama unutmaz.
Sandık geldiğinde de,
Kim “ben seçildim” diye gezmiş,
Kim gerçekten hizmet etmiş…
Hepsinin hesabını tek tek sorar.
O yüzden kimse kendini vazgeçilmez sanmasın.
Bu şehir çok “seçilmiş” gördü…
Ve hepsini günü geldiğinde uğurladı.
Geriye ne kaldı biliyor musunuz?
Ne unvan…
Ne makam…
Ne de o gösterişli cümleler…
Sadece yapılan işler…
Ya da yapılamayanlar.