BİR ZAMANLAR KAR YAĞARDI GÖNÜL ŞEHRİNE

Abone Ol

Kar yağardı lapa, lapa ahi şehri Kırşehir’e.
Bacalar duman tüterdi şehrin üzerine.
Evet, biz kesinlikle şanslı bir nesildik, şimdikilere kıyasla.
Toprağa ayaklarımız değdi, toprağın ürünlerini, doğada yaşayan canlıları tanıdık.
Çamurla oynadı ellerimiz, tarlalardan ürünleri topladık.
Bahçelerde oynar, meyvelerinden yerdik.
Cebimizde kuru üzümle, cevizle, iğdeyle, bademle gezerdik.
Siyah önlükle, beyaz yakayla kadife pantolonla okula giderdik.
Çünkü hepimiz aynıydık.
Kafamız sıfır, "kel" derdik.
Mahallede birlik, beraberlik, kaynaşma, komşuluk vardı.
Düğünlerde eğlenilir türküler söylenir, cenazelerde ağıtlar yakılırdı.
Her aile, komşusunun kapısını çalar, “Hu komşu!” derdi.
İhtiyacı olan komşuya giderdi.
Ama keyfimiz hiç bozulmazdı.
Çocukluk yıllarımızda çevre felaketleri yaşanmıyordu, kar çok olurdu.
Bazen çizme boyu, bazen diz boyu, bazen de dereleri dolduran kar yağardı.
Öyle ki çatısı olmayan, toprak damlı köy evlerimizin üstünü temizlemek için kar kürekleriyle saatlerce, bazen de günlerce uğraşmak zorunda kalırdık.
Kırşehir’deki evimiz kiremitliydi, kar kürüme derdimiz yoktu.
Çünkü karın temizliği yüreklerimize vurmuştu…
Kar rahmetti çünkü kar bereketti.
Kar, toprağın beyaz örtüsü, baharın müjdesi, derelerin suyuydu.
“Kar toprağa candır,” derdi büyükler.
Kar yememiş bir toprak, suyunu iyi almaz;
Tohumlar iyice şişmez ve mahsul iyi olmaz, diye düşünürdü çiftçiler.
Çünkü karın temizliği yüreklerimize vurmuştu…
Çocukken ellerimizi, parmaklarımızı dondurmasına rağmen, her kar yağışını sevinçle karşılardık.
Kar lapa lapa yağınca, ellerimizle o birbirine çarpmadan yere ininceye kadar süzüle süzüle inen kar tanelerini yakalamaya çalışır, o tertemiz kristalleri avuçlarımızda eriyene kadar izlerdik.
Kardan adam yapar, kartopu oynardık.
İçeride sobamız sessizce yanardı.
Demir maşanın üstünde kızaran ekmek, sobanın üzerinde portakal kabuğu kokusu...
Fırınlı sobaya patates atar, sıcak sıcak elimiz yanarak, üfleyerek yerdik.
Akşam olduğunda, gaz lambasının ışığında, tüm aile bira arada sobanın üzerinde kavurga patlatılır, yenirdi.
Bir fincan çay, bir dilim huzur...
Mutluluk buydu: Ekmek el değerek, hamurlar yoğrularak tandırlarda, sacın üzerinde yapılırdı.
Ekmek kokar, çay kokardı, domates, biber, salatalık, patlıcan, kabak kokardı.
Ve insanlar birbirine bakarak konuşurdu.
Şimdi milyonlarca içerik, binlerce restoran, ama bir tane bile o huzurun tadı yok.
Bir zamanlar “bilmediklerimiz” çoktu belki, ama “hissettiklerimiz” her şeye yetiyordu.
Ne güzel cahildik...
Çünkü bilmeden mutluyduk.
Kar yağardı bembeyaz, lapa lapa...
Henüz bölünmemiştik.
Aynı mahalledeydik; zengini, fakiri, esnafı, yoksulu bir arada, birliktik.
Omuz omuza, sımsıcak yaşardık.
Henüz icat olmamıştı: kooperatifler, siteler, dubleksler, tripleksler...
Olmaz olası kapitalist sermaye...