BİR TAHTA BAVUL BABAM İBRAHİM'İN GURBET HİKÂYESİ

Abone Ol

Kırşehir'in yağmurlu Kurtbeli'nin Yeni yapan Köyü'nde 1933 yılında dünyaya geldi babam İbrahim…
Toprağın kokusunu içine çekerek büyüdü.
Yokluğun ne olduğunu daha çocuk yaşta öğrendi.
Anadolu'nun nice evladı gibi alın terinden başka sermayesi yoktu.
Türkiye'nin dört bir yanında olduğu gibi Kırşehir'de de ekmek küçülmüş, umutlar gurbet yollarına düşmeye başlamıştı.
Ankara'da çalışırken yıl 1964 Almanya'nın işçi aldığını duydu.
Belki de o gün, farkında olmadan hayatının en zor kararını verdi.
Henüz otuz yaşındaydı…
Arkasında genç eşini, küçücük çocuklarını, annesini, babasını, kardeşlerini, akrabalarını, köyünü, çocukluk anılarını ve en önemlisi; yüreğinin yarısını bırakıp İstanbul Haydarpaşa Garı'na geldi.
Peronda bekleyen tren sadece rayların üzerinde ilerlemeyecekti.
O tren, bir ömrü hasrete götürecekti.
Elinde bir tahta bavul vardı…
İçinde birkaç parça elbise…
Bir de köyünden koparılmış koca bir yürek…
Ne Almanca biliyordu…
Ne gideceği yeri tanıyordu…
Ne de kendisini orada nasıl bir hayatın beklediğini…
Sadece biliyordu ki; Çocukları aç kalmamalıydı.
Onların geleceği için gitmek zorundaydı.
Tren ağır ağır hareket ettiğinde, geride sadece bir istasyon kalmadı.
Ana ocağı kaldı…
Eşinin gözyaşı kaldı…
Çocuklarının kokusu kaldı…
Bayram sabahları kaldı…
Köyünün Toprak kokusu kaldı…
Ve Anadolu kaldı…
Günler süren yolculuğun ardından Almanya'nın Münih şehrinden aktarma yapılarak Biedenkopf ilçesine ulaştı.
Her şey yabancıydı.
Sokaklar…
İnsanlar…
Dil…
Hayat…
Yalnızlık ise hiç olmadığı kadar tanıdıktı.
İlk günlerde konuşamadı.
Anlatamadı.
Derdini bile işaretlerle ifade etmeye çalıştı.
Ama çalışmasını herkes anladı.
Çünkü alın terinin dili dünyanın her yerinde aynıdır.
Buderus Döküm Fabrikası'nda işe başladı.
Fabrikanın demir kokusu yıllarca üzerine sinip kaldı.
Sabahın karanlığında işe gidiyor, akşam yorgun bedenini küçücük odasına bırakıyordu.
O yıllarda gurbet bugünkü gibi değildi.
Ne görüntülü konuşmalar vardı…
Ne cep telefonları…
Ne internet…
Aylarca evinden haber alamadığı olurdu.
Bir mektup gelince defalarca okurdu.
Belki aynı satırları yüz kez…
Çünkü o satırlarda çocuklarının sesi vardı.
Bir fotoğraf gelirse günlerce cebinde taşırdı.
Bayramlarda çocuklarını öpemedi.
Büyüklerinin elini öpemedi.
Hanımı çocukları hastalansa başında olamadı.
Yakınları vefat etti…
Cenazelerine yetişemedi.
Düğünler oldu…
Uzaktan dua etmekle yetindi.
Her gurbetçi gibi gözyaşını içine akıttı.
Kimseye belli etmedi.
Çünkü o neslin erkekleri ağlamayı değil, sabretmeyi öğrenmişti.
Babam hiçbir zaman zengin olmanın peşinde koşmadı.
Onun serveti para değildi.
Onun serveti çocuklarının geleceğiydi.
Kendisi yemedi…
Onlar yesin diye çalıştı.
Kendisi giymedi…
Onlar üşümesin diye kazandı.
Kendisi gezmedi…
Çocukları okusun diye biriktirdi.
Alın terini ekmeğe dönüştürdü.
Hasretini ise sessizliğe…
Biedenkopf'a gelen ilk Türk işçilerden biriydi.
Daha sonra kardeşlerini, yakınlarını yanına götürdü köylüsünü, aşiretine, Kırşehirlilere sahip çıktı, onlar aş verdi, iş bulmalarına yardımcı.
Daha sonra 1973 yılında alisini yaşadığı şehre bizleri götürdü gurbet acısını azda olsa eşinin çocuklarının yanında yaşadı.
Orada ömrünü verdi.
Çocuklarını büyüttü.
Kök saldı.
Ama yüreğinin bir yanı ömrünün sonuna kadar hep Kırşehir’in Kurt Beli Yeni Yapan Köyü'nde kaldı.
Çünkü gurbetçiler aslında iki yerde yaşarlar.
Bedenleri Avrupa'dadır…
Kalpleri ise Anadolu'da…
Bugün dönüp geriye baktığımda şunu çok daha iyi anlıyorum.
Bizim rahat yaşadığımız her günün arkasında onların çektiği çile vardır.
Bizim kurduğumuz hayatın temelinde onların sessiz fedakârlıkları vardır.
Bugün Avrupa'da yaşayan milyonlarca Türk ailesinin hikâyesi; işte böyle başlayan gözyaşı, sabır ve emek yolculuklarının eseridir.
Babam İbrahim de o sessiz kahramanlardan biriydi.
Alkış beklemedi.
Madalya istemedi.
Adı gazetelere çıkmadı.
Ama bir ömür boyunca ailesi için yaşadı.
Helal lokma Müslüman nesil için mücadele etti.
Ve geriye, paradan çok daha değerli bir miras bıraktı:
Dürüstlük…
Emek…
Sabır…
Fedakârlık…
Ve tertemiz bir isim…
Bugün babamı her hatırladığımda gözümün önüne yine aynı sahne geliyor.
Haydarpaşa Garı…
Elinde tahta bavulu…
Gözlerinde hem korku hem umut…
Arkasına son kez dönüp memleketine bakışı…
Belki de o gün, en ağır yük bavulu değildi.
En ağır yük; geride bıraktığı sevdikleriydi.
Rabbim babam İbrahim'e ve ahirete irtihal etmiş bütün büyüklerimize sonsuz rahmet eylesin.
Makamlarını âli, mekânlarını cennet eylesin.
Onlardan razı olsun.
Çünkü onlar sadece ekmek kazanmadılar…
Bir neslin geleceğini omuzlarında taşıdılar.