XI. yüzyılın ikinci yansında Maveraünnehir' den kalkıp İran’a geçerek Anadolu'ya giren , 1071 yılında Romen Diojen (Romanos Diagenes), komutasındaki Bizans ordusunu Malazgirt ovasında ağır bir yenilgiye uğratan Türkler, büyük çoğunlukla göçebe idiler.
Bu göçebe Türklerin, Türkistan'dan Anadolu'ya geçişleri, 1071 yılından 1230'lu yıllara dek geçen 160 yıl sürdü.
Harezm'in, Türkistan'ın o zamanki büyük ve uygar şehirlerinin esnaf ve sanatkârları, bu ilk göçte işlerini bırakıp gelmediler .
Tarih sahnesine yeni çıkmış sayılabilecek Moğollar, hükümdarları Cengiz (Temuçin: 1115–1227) komutasında saldırıya geçip, önce Uygur Türklerini buyrukları altına alıp, onlardan askerlik ve uygarlık temellerini öğrendikten sonra 1211 yılında Çin'e girdiler.
Cengiz'in danışmanı, Uygur Türklerinden "Irkıl Hoca" idi.
Türklerin Moğollarla ırk bakımından ilişkileri yoktur. Moğol orduları 1219 yılında da Türk Harezmşahlar devleti ülkesine saldırdılar. Cengiz'in öldüğü 1227 yılında, Türkistan ve Harezm bölgesi tümüyle Moğolların eline geçmiş bulunuyordu.
Moğollar, Türkistan'dan İran'a, bugünkü Rusya topraklarına ve Selçukluların ülkesi Anadolu'ya yöneldiler.
O çağlarda Dünyanın en uygar Türk şehirleri Buhara, Taşkent, Semerkand, Belh, Gazne, Merv idi , bu şehirler bu yarı yaban ulus tarafından yerle bir edildiler.
Bu şehirler halkından olup Moğollarca öldürülme korkusundan kaçan Türk tüccar, esnaf ve sanatkârların büyük bir çoğunluğu, o sıralarda Anadolu'ya, İran'a ve Çin'e giden Venedikli gezgin Marko Polo (Marco Polo: 1254–1323) nun "Türkmen İli" olarak nitelediği Anadolu Selçukluları ülkesine, ırkdaşlarının yanına sığındılar.
Kaynaklar bize o zaman, Merv şehri ve çevresinden bir göçte yetmiş bin kişinin Anadolu'ya geldiğini bildiriyorlar.
İşte bu ikinci büyük göçte Anadolu'ya gelen Türklerin büyük çoğunluğu, şehirli esnaf ve sanatkârlardı.
Bunlar Anadolu'nun sosyal, kültürel ve ekonomik yaşamında büyük değişikliklere, bu bölgede Türklerin şehirler kurma olayına yardımcı oldular .
Asya'dan bu yeni gelenler burada kendilerini ayakta tutabilmek ve güvenlik içinde yaşayabilmek için , geldikleri yerlerdeki sanat ve ticaretlerini sürdürdükleri gibi askeri düzenlerinide korudular ..
Moğollar, Doğudan sürdükleri bu Türkleri, Anadolu'da da rahat bırakmadılar.
Baycu Noyan komutasındaki Moğol orduları, İran’ı ele geçirip "İran Moğolları" ya da "İlhanlılar" Devletini kurmadan, o sırada batının en güçlü devleti olan Anadolu Selçuklularını yıkmak için onların ülkesine girdiler, 1243 yılında yapılan "Köse Dağ Savaşı"nda onları yenip, Anadolu'yu yakıp yıktılar ..
Çocuk yaştaki Selçuklu hükümdarı ikinci Gıyaseddin Keyhüsrev'in beceriksizliği yüzünden, ordunun büyük bölümünün, savaşa tutuşmadan kaçması, Türkleri böyle talihsiz bir yenilgiye uğrattı.
Bu yenilgi, Anadolu Türklerinin bütün zenginliklerinin, bugünkü İran'ın Kazvin kenti yakınlarında yıkıntıları bulunan, İlhanlıların başkenti "Sultaniye"ye taşınmasına yol açtı.
Bütün bu nedenlerle, Anadolu'nun o zamanki büyük Türk düşünürleri, halkı, bu tehlikelere karşı güçlendirme ve örgütlendirme çabasına giriştiler.
Âşık Paşa ' nın döneminde ve o zamanlar yazılmış bu tür eserlerde , Osmanlı ordusu içinde, düşmana karşı onlarla omuz omuza dövüşen gönüllü yardımcı birlikler arasında Ahi zaviyelerinde yetiştirilmiş olan Ahi birlikleri " Ahiyan - ı Rum " yani Anadolu Ahileri de anılmaktadır.
Bu gönüllü birlikler arasında " Gaziyan-ı Rum " Anadolu Gazileri .
" Baciyan-ı Rum " Anadolu kadınları kolu ..
" Abdalan-ı Rum " Anadolu ermişleri adlı birlikler de vardı.
Kırşehir ' e yerleşen Hacı Bektaş (1210–1270) göçebe ve yerleşik Türk toplulukları arasına girip onların ulusal duygularıa hitap ederek Türk dilinin, müziğinin, folklorunun, edebiyatının ve kültürünün, Bizans ve İran etkileri altında bozulmasını , eriyip gitmesini önledi.
Yine aynı yıllarda Kırşehir e yerleşen Horasan erenlerinden bir başka Türk büyüğü ve ekonomisti Ahi Evren Şeyh Nasırüddin Mahmud B. Ahmed (1171–1262) , Türk toplumunun sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel düzeni ile uğraştı.
O , Horosan, Harezm ve Türkistan bölgelerinden gelen Türk esnaf ve sanatkârlarını, ahlak, yardımseverlik, konukseverlik ve sanat birleşimi olan Ahi kuruluşu içinde birleştirip örgütlendirdi.
Ahilere, Ahi babalarınca yaptırılmış olan zaviyelere gitmeye başlayışlarının ilk günlerinde şu ana ilkeler öğretilirdi ki, zaten bunlar, yüzyıllarca Türklerin ayırıcı nitelikleri halinde sürüp gelmiştir:
Ahi olan kişinin üç şeyi hep açık , başka üç şeyi de hep kapalı olmalıdır. Açık olması gerekenler:
1- Ahinin eli açık olacak: Yoksullara, düşkünlere yardım etmek için.
2- Kapısı açık olacak: Konuk olmak ya da ondan bir şey istemeye gelenler için.
3- Sofrası açık olacak: Yoksullara, düşkünlere, konuklara yemek yedirmek, açları doyurmak için.
Kapalı olacaklar da üçtür:
1- Gözü bağlı olmalı: Kimsenin ayıbını görmemek, kimseye kötü gözle bakmamak için.
2- Beli bağlı olmalı: Kimsenin ırzına, namusuna, haysiyet ve onuruna kötülük etmemek için.
3- Dili bağlı olmalı: Kimseye kötü söylememek, kimse hakkında iftira etmemek, münafıklık, koğuculuk yapmamak için.